Pazar 30 Ağustos 2026 - 01:54
Ayetullah Arafi'den Vahdet Konferansı'nda Önemli Mesajlar | Vahdet, Farklılıkları Görmezden Gelmek ve Mezhepsel Kimlikleri Ortadan Kaldırmak Anlamına Gelmez

Havza / Ayetullah Arafi, İslam İnkılabı söylemi ile İmam Humeyni ve şehit İmam'ın (Hamaney) düşünceleri perspektifinden İslam birliğini şu şekilde açıkladı: "İslam birliği, mezhebi kimliklerin reddedilmesi veya inançların ve mezhebi hükümlerin tek tipleştirilmesi anlamına gelmez; aksine, mezhebi ilke ve kimlikleri korurken, İslam ümmeti arasında iş birliği, dayanışma ve sinerji ortamını sağlayacak bir temel üzerine tanımlanmalıdır."

Havza Haber Ajansı'nın aktardığına göre İlim Havzaları Müdürü ve Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi Ayetullah Ali Rıza Arafi, Kum'daki Takrib Çalışmaları Araştırma Merkezi'nin konferans salonunda düzenlenen 40. Uluslararası İslami Vahdet Konferansı'nın ilmî bölümünde yaptığı konuşmada, mukaddes Kum şehrinin tarihi ve ilmî geçmişine değinerek şunları ifade etti: "Kum, bir anlamda yaklaşık 1200 yıllık İslam ve Ehl-i Beyt (a.s.) maarifini yayma ve tebliğ etme geçmişine sahiptir ve bu tarih boyunca her zaman İslam dünyasının önemli bilimsel ve entelektüel merkezlerinden biri olmuştur."

Ayetullah Arafi sözlerini şöyle sürdürdü: "Kum, son yüzyılda İslami maarifin üretilmesi, yayınlanması ve teşvik edilmesi alanında özel ve seçkin bir konuma sahip olmuş ve İslami düşüncelerin ortaya atılması ve yayılması için coşkulu bir merkeze dönüşmüştür; öyle ki bu şehrin ve buradaki ilim havzalarının ilmî ve fikri faaliyetlerinin kapsamı, sadece geleneksel ve eğitsel konularla sınırlı kalmamış, sosyal, siyasi ve uluslararası alanları da içine almıştır."

Kum; İslami Yaklaşımla Büyük Teorilerin Doğduğu Yer

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi sözlerini şöyle sürdürdü: “Belki de son yüzyılda Kum’un en önemli ayırt edici özelliği, bu şehir ve ilim havzasının, ilim, düşünce, akıl yürütme ve teori üretiminin güçlü bir merkezi hâline gelmiş olmasıdır. Bu merkezden, İslam ümmetine rehberlik edecek teoriler ortaya çıkmış ve aynı zamanda dünya çapındaki büyük dönüşümlerin zemini hazırlanmıştır. Bu tarihî dönemde özel önem taşıyan husus, bilgi, düşünce ve eylem arasındaki bağdır. Yani Kum İlim Havzası yalnızca teorik ve ilmî konular üretmekle yetinmemiş; toplumsal, siyasi ve medeniyet alanlarındaki en önemli düşüncelerin bir bölümü de bu ilmî ve fikrî zeminden doğmuş ve pratik alanda da kendisini göstermiştir.”

İmam Humeyni (r.a.); Yeni Teorilerin Kaynağı

Ayetullah Arafi, yeni fikrî ve siyasi akımların şekillenmesinde İmam Humeyni’nin (r.a.) rolüne değinerek şöyle dedi:

“Büyük ve yüce İmam Humeyni, bu yeni teorileştirme çalışmalarının önemli bir bölümünün kaynağıydı. Dinî bilgiler, toplumsal düşünce ve büyük siyasi meseleler arasında yeni bir bağ kurmayı başardı.”

“İmam Humeyni (r.a.), sahip olduğu seçkin ilmî ve fıkhî konumunun yanı sıra teori üretme alanında da büyük adımlar attı ve İslam toplumunun ihtiyaçlarına cevap olarak bir dizi yeni düşünce ortaya koymayı başardı. Bu düşünceler yalnızca İran sınırları içerisinde kalmadı; İslam dünyasındaki gelişmeler ve uluslararası alanda da önemli yansımalar meydana getirdi.”

Havza Düşünürlerinin Teori Üretme Sürecindeki Rolü

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, bu süreçte Kum İlim Havzası’ndaki ilmî ve fikrî şahsiyetlerin rolüne değinerek şöyle konuştu:

“Bu süreçte çok sayıda düşünür ve âlim; akıl yürütme, fikir üretme ve teori geliştirme sürecinde önemli roller üstlendi.”

Ayetullah Hâirî, Ayetullah Burucerdî, Allâme Tabatabaî, Şehit Murtaza Mutahharî ve Şehit Beheştî’yi bu akımın önde gelen şahsiyetlerinden bazıları olarak zikreden Ayetullah Arafi şöyle dedi:

“Bu şahsiyetlerin her biri kendi döneminde, havzanın ilmî, fikrî ve toplumsal temellerinin güçlendirilmesinde ve İslam dünyasında etkili düşüncelerin şekillenmesinde önemli katkılar sundu.”

Ayetullah Arafi sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu düşünürler, ilmî ve havza faaliyetlerinin yanı sıra toplumun ve İslam dünyasının temel meselelerine de dikkat gösterdiler. Havzanın ilmî ve bilgisel kapasitesinden yararlanarak yeni ihtiyaçlara cevap vermeye ve İslam düşüncesinde yeni ufuklar açmaya çalıştılar.”

İmam Humeyni (r.a.) ve Şehit Rehberin İslami Teori Üretimindeki Eşsiz Konumu

Ayetullah Arafi, İslami düşüncede teori üretme sürecinde İmam Humeyni (r.a.) ile İslam İnkılabı'nın şehit rehberinin özel konumuna vurgu yaparak şöyle dedi:

“Bu büyük düşünürler topluluğu içerisinde, İmam Humeyni’nin ve aynı şekilde bizim liderimiz, önderimiz ve şehit İmamımızın konumu eşsiz ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir.”

İlim Havzaları Yüksek Konseyi üyesi sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu iki büyük İmam, hem teori oluşturma ve teorileştirme alanında büyük ve etkili adımlar attılar hem de pratik alanda toplumsal ve siyasi alanların inşası ve düzenlenmesinde öncü ve bayraktar oldular. Bu iki şahsiyetin önemli özelliği, düşünce ile eylemi birbirinden ayırmamalarıdır. Teori üretip açıklamanın yanında, onun toplumda pratik olarak gerçekleşmesi için de çaba gösterdiler ve farklı alanlarda önemli ve etkili dönüşümlerin kaynağı oldular.”

İlim, Teori ve Eylem Arasındaki Bağ; Kum Ekolünün Öne Çıkan Özelliği

Ayetullah Arafi, Kum’u ve İlim Havzası’nı son yüzyılda İslami düşüncenin oluştuğu ve devam ettiği en önemli merkezlerden biri olarak nitelendirerek şöyle dedi:

“Kum’un bu dönemdeki tecrübesi, ilim ve düşüncenin toplumun ihtiyaçları ve İslam ümmetinin meseleleriyle birleştiğinde, büyük teorilerin ve nihayetinde büyük toplumsal, siyasi ve küresel dönüşümlerin ortaya çıkmasına yol açabileceğini göstermektedir.”

“Kum’un yüzyıllar boyunca, özellikle de son yüzyıldaki ilmî ve fikrî mirası; yalnızca İslami bilgi ve marifet alanında değil, toplumsal rehberlik, siyasi ve uluslararası gelişmeler alanında da rol oynayan âlimlerin ve düşünürlerin yetişmesine zemin hazırlamıştır.”

“Bu açıdan Kum yalnızca bir ilim ve eğitim merkezi değildir. Aynı zamanda düşünce üretiminin, teori geliştirmenin ve İslam toplumunun fikrî yönlendirilmesinin merkezidir. Kum’un çağdaş gelişmelerdeki rolü, havzanın ilmî mirası ve burada yetişen büyük şahsiyetler dikkate alındığında, seçkin ve tarihî bir konuma sahiptir.”

Şehit İmam Hamaney; Güç Üretimi, Teori Üretimi ve Sahadaki Rehberliği Birbirine Bağladı

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, şehit Ayetullah el-Uzma İmam Hameney'in öne çıkan özelliklerine değinerek şöyle konuştu:

“Onun en önemli özelliklerinden biri ‘güç üretme’ yeteneğiydi. Yani kendisi önce çeşitli alanlarda güç üretiyor, ardından bu güce dayanarak teori geliştiriyor ve daha sonra aynı teoriyi pratik ve sahadaki liderlikte uyguluyordu.”

“Güç üretimi, teori üretimi ve pratik liderlik arasındaki bu bağ, şehit İmam’ın seçkin ve benzeri az bulunan özelliklerinden biriydi. Bu özellik, onun düşüncesinin ve yönetiminin yalnızca teorik düzeyde kalmamasını; gerçek ve sahadaki alanlarda da sonuç ve etki meydana getirmesini sağlıyordu.”

Stratejik Alanlarda Güç Üretimi

İlim Havzaları yöneticisi, şehit İmam’ın çeşitli alanlarda güç üretme konusunda benzersiz bir konuma sahip olduğunu belirterek şöyle dedi:

“Şehit İmam, altı önemli alanda güç üretmiş ve bu kapasiteyi İslam İnkılabı'nın ve İslam ümmetinin hedeflerini ilerletmek için kullanmıştır.”

“Bu alanlardan biri bilim ve teknolojidir. Bu alanda güç üretmek, diğer alanlarda güç ve ilerlemenin temelini oluşturur. İkinci alan ise kültürdür. Kültür, bir toplumun kimliğinin ve gücünün oluşmasındaki en önemli temellerden biridir.”

Askerî ve savunma alanını üçüncü önemli alan olarak belirten Ayetullah Arafi şöyle devam etti:

“Bu alanda güç üretmek, İslam sisteminin ve direniş cephesinin bağımsızlığının, güvenliğinin ve bütünlüğünün korunmasında belirleyici bir role sahiptir.”

İlim Havzaları yöneticisi ayrıca siyasi ve uluslararası alana değinerek şöyle dedi:

“Siyaset ve uluslararası ilişkiler alanında güç üretmek de şehit İmam’ın stratejik bakış açısıyla takip ettiği diğer alanlardan biriydi. Bu kapasitelere dayanılarak bölgesel ve uluslararası denklemlerde etkili bir rol oluşturuldu.”

Ayetullah Arafi şu vurguyu yaptı:

“Burada önemli olan yalnızca farklı alanlarda güç üretmek değildir. Esas mesele, bu gücün önce teori üretiminin, ardından da pratik ve sahadaki liderliğin temeli hâline gelmesidir.”

“Tam da bu üretilen güce dayanarak, güç üretme ve güç pekiştirme sürecinin bir sonraki aşamasına geçildi. ‘Üçüncü savaş’ olarak adlandırılan süreçte bu kapasite herkes tarafından açık ve görünür bir şekilde ortaya çıktı.”

“Bir düşünsel ve siyasi yapı farklı alanlarda güç oluşturabilir ve ardından bu gücü teori, strateji ve saha için kullanabilirse, bunun sonuçları bireysel bir düşüncenin sınırlarını aşarak etkili ve belirleyici bir akıma dönüşür.”

Mezheplerin Yakınlaştırılması; Hangi Teori Doğru, Hangisi Yanlıştır?

Ayetullah Arafi konuşmasının başka bir bölümünde İslami mezheplerin yakınlaştırılması ve İslam ümmetinin birliği konusuna değinerek şöyle dedi:

“Mezheplerin yakınlaştırılması, birlik ve İslam ümmetinin ortak kimliğinden söz ettiğimizde; hangi teoriyi kabul etmemiz, hangi görüşleri ise reddetmemiz gerektiğini açıkça ortaya koymalıyız.”

“Bu konuda dört yanlış teori bulunmaktadır. Bunlar İslam İnkılabı söylemi ile İmam Humeyni’nin ve şehit İmam’ın düşüncesi açısından kabul edilemezdir.”

“Bu teorilerin doğru şekilde tanınması büyük önem taşımaktadır. Çünkü İslami birlik kavramı, İslam mezheplerinin inanç, fıkıh ve kimlik temelleriyle çatışacak şekilde yorumlanmamalıdır.”

Ayetullah Arafi, İslami birlik konusunda ilk yanlış teorinin “mezheplerin birleştirilmesi, bütünleştirilmesi ve tek tip hâle getirilmesi” olduğunu belirterek şöyle dedi:

“Bu varsayım, temelden zayıf ve ilkel bir varsayımdır. Çünkü birbirine zıt, hatta çelişkili unsurların bir araya getirilmesini gerektirir.”

“İslam mezhepleri kelam, inanç, ahlak ve fıkıh gibi çeşitli alanlarda farklı görüş ve temellere sahiptir. Bunların bazılarını bir araya getirmek ve aynılaştırmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu mezhepleri birleştirerek tek bir mezhep ortaya çıkarma çabası, İslami mezheplerin mevcut düşünce ve ilmî mirasıyla uyumlu değildir.”

İlim Havzaları yöneticisi şöyle devam etti:

“Her İslam mezhebinin kendine özgü ilmî geçmişi, düşünsel temelleri, ilkeleri ve görüşleri vardır. Gerçekte var olan farklılıkları ortadan kaldırarak İslami birliği mezheplerin tamamen aynılaştırılması şeklinde yorumlamak mümkün değildir.”

“İnanç ve fıkıh alanlarındaki farklılıkların yanı sıra bu yaklaşım, teorik ve pratik açıdan da çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Çünkü farklı mezheplerden tek bir yapı oluşturmak için kaçınılmaz olarak her mezhebin bazı temel ilkeleri ve öğretileri bir kenara bırakılmalı veya diğerleriyle birleştirilmelidir. Bunun sonucu gerçek bir yakınlaşma değil, mezheplerin mahiyetinin değiştirilmesi olur."

“İslam İnkılabı söylemi, İmam Humeyni’nin düşüncesi ve şehit İmam’ın anlayışı açısından İslami birlik; mezhepsel kimlikleri reddetmek, inançları ve mezheplerin hükümlerini aynılaştırmak anlamına gelmez. Aksine birlik, mezhepsel ilkeleri ve kimlikleri korurken İslam ümmetinin iş birliği, dayanışması ve ortak gücünün ortaya çıkmasını sağlayacak bir temelde tanımlanmalıdır.”

“Dolayısıyla mezhepleri birleştirme ve bütünleştirme teorisi, İslam mezhepleri arasındaki gerçek ve temel farklılıkları göz ardı etmesi ve birbirine zıt unsurları bir araya getirmeye çalışmasından kaynaklanan teorik sorunlar nedeniyle yakınlaşma ve İslami birliğin gerçekleşmesi için doğru bir temel olamaz.”

Ayetullah Arafi, ikinci yanlış teorinin ise “farklılıkları ve ayırt edici özellikleri ortadan kaldırmak ve yalnızca ortak noktalarla yetinmek” veya “mezhepsiz İslam” düşüncesi olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Bu görüşte, mezhepleri birbirinden ayıran farklılıkların ve özelliklerin bir kenara bırakılması ve yalnızca Müslümanlar arasındaki ortak noktalara odaklanılması amaçlanmaktadır.”

Mezheplerin Ayırt Edici Özellikleri Göz Ardı Edilemez

Ayetullah Arafi bu teoriyi eleştirerek şöyle dedi:

“Bu görüş de bir anlamda çelişkilerin ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Çünkü farklı görüşler arasında mevcut olan farklılıklar ve ayırt edici özellikler basitçe bir kenara bırakılamaz. Pek çok konuda farklı, hatta zaman zaman birbiriyle çelişen görüşler bulunmaktadır. Her iki görüş aynı anda kabul edilemez veya farklılıklar ortadan kaldırılarak meselenin kendisi yok sayılamaz.”

“Farklılıkları bir kenara bırakamazsınız. Çünkü sonunda iki farklı görüş veya iki farklı önerme arasında bir seçim yapmak zorundasınız. Bazı konulardaki görüş ayrılıkları bir gerçektir ve yalnızca ortak noktaları vurgulamakla bu gerçek göz ardı edilemez.”

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, inanç ve ilmî konularda delil ve akıl yürütmenin konumuna da değinerek şöyle vurguladı:

“Delil ve akıl yürütme hakkı karşı taraftan alınamaz. Bir konuda iki görüş arasında farklılık varsa, her iki tarafın da kendi delillerini ortaya koymasına ve bunların incelenmesine imkân tanınmalıdır. Farklılıkları ortadan kaldırarak ilmî ve inanç temelli diyaloğun zemini yok edilemez.”

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, ilk iki teorinin ortak sorununa değinerek şöyle dedi:

“Bu iki teorinin ortak sorunlarından biri, bizzat bu görüşün de İslam dünyasında yeni bir mezhep veya akıma dönüşebilmesidir.”

“Bir kişi veya akım, yeni bir teori ortaya koyarak mevcut farklılıkları ortadan kaldırmak ve bütün Müslümanları bu görüş etrafında bir araya getirmek isterse, bu yeni görüşün kendisi bağımsız bir akıma dönüşebilir. Böylece anlaşmazlık ve bölünme sorunu yine ortadan kalkmamış olur.”

“Dolayısıyla mezhepsel farklılıkların aşılması için yalnızca yeni bir teori ortaya koymak, zorunlu olarak birliğe yol açmaz. Çünkü bu yeni teori, İslam dünyasında yeni bir akımın veya yeni bir yorum biçiminin ortaya çıkmasına kaynaklık edebilir.”

‘Bilgi Çoğulculuğu ve Bütün Mezheplerin Haklılığı’ Teorisinin Reddi

Ayetullah Arafi daha sonra üçüncü teoriye geçerek bunu “bilgi çoğulculuğu ve bütün mezheplerin haklılığı” olarak tanımladı.

“Biz kesinlikle bu teorinin doğru olmadığı görüşündeyiz. Çünkü birbiriyle çelişen konularda birden fazla ve birbirine zıt hakikati aynı anda kabul etmek mümkün değildir.”

“Belirli bir konuda iki önerme veya iki görüş birbirinin çelişiği ve karşıtıysa, bunların her ikisinin aynı anda ve mutlak anlamda eşit derecede haklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Birbiriyle çelişen şeylerin aynı anda haklı olduğunu kabul etmek, mantığın ilkeleri ve epistemolojik temellerle bağdaşmaz.”

Ayetullah Arafi, kabul ettiği epistemolojik temeli açıklayarak şöyle dedi:

“Biz gerçek bir ‘nefsü’l-emr’in, yani nesnel ve gerçek bir durumun var olduğuna ve iki çelişiğin aynı anda bir araya gelmesinin veya ikisinin birden reddedilmesinin imkânsızlığına inanıyoruz. Bu temelde gerçek anlamda doğru ve yanlışın varlığını ve önermelerin gerçeklikle uyuşup uyuşmadığının değerlendirilebileceğini kabul ediyoruz.”

“Bu anlayışa göre hakikat yalnızca insanların farklı algılarına, yorumlarına veya anlayışlarına bağlı bir şey değildir. İnsanların ortaya koyduğu önermeler ve bilgileri için gerçek dünyada bir karşılık bulunmaktadır. Bu nedenle bir önermenin gerçekle olan ilişkisi değerlendirilebilir ve onun doğru veya yanlış olduğu söylenebilir.”

“Bilgi çoğulculuğu teorisi, bizim felsefi ve epistemolojik temellerimizle çelişmektedir. Dolayısıyla bu temellere göre bütün mezheplerin mutlak ve aynı anda haklı olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Özellikle de söz konusu mezheplerin önermeleri ve temel ilkeleri birbiriyle çelişiyorsa.”

Ayetullah Arafi daha sonra dördüncü teoriye, yani “kurtuluş çoğulculuğu” teorisine değindi ve bunu önceki üç teoriden ayırdı:

“Bu teori, önceki üç teorinin aksine, genel anlamda bizim tarafımızdan kabul edilebilir; ancak mutlak biçimde değil.”

“Eğer bir kişi, mazeret sahibi olmasını sağlayan şartlar mevcut olduğu hâlde belirli bir yola girmişse, mazur kabul edilebilir. Bu ilke genel anlamda kabul edilebilir; ancak bunu hiçbir kayıt ve şart olmaksızın mutlak şekilde kabul etmek mümkün değildir.”

“Herhangi bir kişinin şartları, dayanakları ve bilgi durumu ne olursa olsun, hakikate ulaşma imkânına sahip olup olmadığına bakılmaksızın mutlak biçimde kurtuluşa ereceği veya mazur sayılacağı söylenemez. Bu mesele, birtakım kayıt ve şartların birlikte dikkate alınmasını gerektirir.”

“‘Bir kişi mazeret sahibi olmasını gerektiren şartlarla bir yola girmişse, mazur olabilir’ cümlesinin temel ilkesi doğrudur. Ancak bunun bütün insanlar ve bütün şartlar için mutlak biçimde geçerli olduğu söylenirse, bu doğru değildir.”

“Dolayısıyla kurtuluş çoğulculuğu konusunda, bir görüşün haklı olması ile kişinin o görüşe uyması sebebiyle mazur sayılması birbirinden ayrılmalıdır. Bazı durumlarda kişi, özel bilgi şartları, hakikate ulaşamaması veya belirli engeller nedeniyle mazur kabul edilebilir. Ancak bu, bütün görüşlerin ve mezheplerin aynı anda ve mutlak biçimde haklı olduğunun kabul edilmesi anlamına gelmez.”

“Bu nedenle kurtuluş ve mazeret meselesi, ilgili kayıt ve şartlar temelinde dikkatli bir şekilde ele alınmalıdır. Şartlı bir ilkeden, hiçbir kayıt ve sınırlama olmaksızın mutlak bir hüküm çıkarılamaz.”

Ayetullah Arafi, İslam ümmetinin birliği konusunda “beşinci teori”yi açıklayarak bunun İslam İnkılabı'nın ve şehit İmam’ın teorisi olduğunu söyledi:

“Bu teori, birlikte ele alındığında Müslümanlar arasında ortak bir fikrî, toplumsal ve siyasi kimliğin oluşmasına zemin hazırlayabilecek beş temel unsur üzerine kuruludur.”

“Bu teorinin ilk unsuru, Müslümanlar arasında çok sayıda, derin ve kimlik oluşturucu ortak unsurun bulunmasıdır. İslam ümmeti; ortak bir fikrî, toplumsal ve siyasi kimliğin oluşmasına temel oluşturabilecek geniş bir inanç, ilke, değer ve ortak unsur kapasitesine sahiptir.”

Derin Ortaklıklar; İslam Ümmetinin Birlik Tespihinin İpliği

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, Müslümanlar arasındaki ortak unsurların derinliğine vurgu yaparak şöyle dedi:

“Bu ortaklıklar yalnızca yüzeysel ve toplumsal düzeyle sınırlı değildir. Bunlar derin bir bilgi ve inanç temeline sahiptir ve kimlik ve medeniyet alanlarında da kendisini göstermektedir.”

“Bu geniş, derin, kimlik oluşturucu ve medeniyet kurucu ortaklıklar bütünü, farklı parçaları bir arada tutabilecek ve onları tek bir çatı altında toplayabilecek bir tespih ipliği gibidir.”

“Bu anlayışa göre İslami birlik, farklılıkları görmezden gelmek ve mezhepsel kimlikleri ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Aksine, Müslümanlar arasında daha büyük ve kapsayıcı bir kimlik oluşturma kapasitesine sahip ortak unsurların tanınması ve güçlendirilmesine dayanır."

Ayetullah Arafi, bu teorinin ikinci unsurunun ilmî kürsülerde mezhepsel farklılıkların ve ayırt edici özelliklerin korunması olduğunu belirterek şöyle dedi:

“Farklılıklar ve ayrışma noktaları konusunda görüşlerin reddedilmesi veya savunulması ilmî platformlarda korunmalıdır. İslam mezhepleri arasındaki ilmî tartışma ve diyalog ortamı kapatılmamalıdır.”

“İlmî alanlarda farklı görüşlerin tartışılması, eleştirilmesi, incelenmesi ve ifade edilmesi mümkün olmalıdır. Çünkü birlik, ilmî tartışmaları durdurmak veya inanç ve fıkıh alanlarındaki farklılıkları görmezden gelmek anlamına gelmez.”

“Mezhepsel farklılıklar ve ayırt edici özellikler, İslam ümmetinin ortak kimliğine ve tek bir bütün olarak varlığına zarar vermemelidir. Başka bir ifadeyle, ilmî alanlarda farklılıklar ve ihtilaflar hakkında tartışılabilir; ancak bu farklılıklar Müslümanların toplumsal, siyasi ve medeniyet düzeyindeki ayrışmasının bir sebebine dönüşmemelidir.”

İslam’ın Kesin Sınırları; Tevhid, Risalet ve Ahiret

Ayetullah Arafi, söz konusu teorinin üçüncü unsurunu İslam’ın kesin sınırları olarak belirledi ve şöyle dedi:

“İslam ile küfür arasındaki sınırı belirleyen şey, başta tevhid, risalet ve ahiret olmak üzere birkaç temel ilkeye dayanır. Bu sınır açık ve kesindir. Bu sınırın aşılması, bizim reddettiğimiz aşırılıktır.”

“Dolayısıyla İslam ümmeti içerisindeki mezhepsel çeşitliliği ve farklılıkları kabul ederken, İslam’ın temel ve kesin çizgileri de dikkate alınmalıdır. İslam’ın temel çerçevesinin dışına çıkılmasına veya Müslümanlar arasında bölünme meydana gelmesine yol açacak her türlü aşırıcı yaklaşımdan kaçınılmalıdır.”

Toplumsal İlişkiler Fıkhı; İslami Kardeşliğin Gerçekleşmesi için Geniş Bir Kapasite

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, Müslümanlar arasındaki toplumsal ilişkiler fıkhını bu teorinin dördüncü unsuru olarak belirterek şöyle dedi:

“Müslümanlar arasındaki toplumsal ilişkiler konusunda, İslam toplumu içerisindeki ilişkilere özgü birtakım hükümler, yapılması ve yapılmaması gerekenler bulunmaktadır. Olumlu ve olumsuz yönleri içeren bu geniş toplumsal ve ahlaki ilişkiler bütünü, Müslümanlar arasında birbirine bağlı toplumsal ve siyasi ilişkilerin oluşmasını ve güçlenmesini sağlayabilir.”

“Bizim fıkhımız ve diğer mezheplerin fıkhı da büyük ölçüde bu kapasiteyi kabul etmektedir ve vurgulanan İslami kardeşliğin ortaya çıkmasının önünü açmaktadır.”

“Buna göre Müslümanlar arasındaki ilişkiler yalnızca bazı teorik inançların paylaşılmasıyla sınırlı değildir. Toplumsal, ahlaki ve siyasi alanda da karşılıklı hak ve sorumlulukları içeren birtakım ilişkiler tanımlanabilir ve bunlar İslam ümmetinin daha fazla bütünleşmesine ve dayanışmasına yol açabilir.”

Ortak Çıkarlar; İslam Ümmetinin İş Birliği için Bir Kapasite

Ayetullah Arafi, ortak çıkar ve menfaatleri de bu teorinin önemli unsurlarından biri olarak değerlendirerek şöyle dedi:

“Beşinci teori, daha önce belirtilen unsurların yanı sıra Müslümanlar arasındaki ortak çıkar ve menfaatlerin varlığına da vurgu yapmaktadır.”

“Önceki dört unsur kimlik ve medeniyet oluşturma açısından gerektiği kadar güçlü ve etkili olmasaydı bile, Müslümanların aynı coğrafyada bulunması, birbirlerinin yanında yaşaması, ortak çıkarlara, geniş kapasitelere ve büyük potansiyellere sahip olması, bu imkânların bir araya getirilmesini ve ortak çıkarların temini için kullanılmasını gerekli kılmaktadır.”

“Aklın hükmü de şudur: Ortak çıkar, kapasite ve menfaatlere sahip toplumlar ve milletler, dağılma ve çatışma yerine bu kapasiteleri ortak çıkarlarını güvence altına almak ve İslam ümmetinin konumunu güçlendirmek için kullanmalıdır.”

Ayetullah Arafi ayrıca ortak düşmanların varlığını Müslümanların yakınlaşması açısından önemli bir kapasite olarak değerlendirerek şöyle dedi:

“İslam ümmeti; inanç, kimlik, toplum ve medeniyet alanlarındaki ortaklıkların yanı sıra bazı alanlarda ortak tehditlerle ve ortak düşmanlarla da karşı karşıyadır. Bu durum, Müslümanlar arasındaki iş birliği ve yakınlaşmanın gerekliliğini daha açık biçimde ortaya koyabilir.”

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, başkalarının kutsallarına yönelik saldırının reddedilmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle ekledi:

“İslami birliğin gerçekleşmesi yolunda diğer Müslümanların kutsallarına saldırılmamalıdır. Kutsallara saygı gösterilmesi ve mezhepsel farklılıkları kışkırtacak, İslam mezheplerinin mensupları arasında bölünme oluşturacak eylemlerden kaçınılması, Müslümanların barış içinde bir arada yaşaması ve İslam ümmetinin birliği için gerekli unsurlardandır.”

Ehl-i Beyt Sevgisi; Müslümanlar Arasındaki Ortak Bir İlke

Ayetullah Arafi ayrıca Ehl-i Beyt sevgisine vurgu yapılmasını bu teoride dikkate alınan unsurlardan biri olarak ele aldı ve şöyle dedi:

“Ehl-i Beyt sevgisi ortak bir ilke olarak vurgulanabilir ve Müslümanlar arasındaki bağların güçlendirilmesi için önemli bir kapasite oluşturabilir.”

“İslam İnkılabı'nın ve şehit İmam’ın birlik konusundaki teorisi, birbirine bağlı bir dizi unsur üzerine kuruludur. Bir taraftan kimlik ve medeniyet oluşturan geniş ve derin ortaklıklara vurgu yapılırken, diğer taraftan farklılıkların ve ayırt edici özelliklerin ilmî platformlar çerçevesinde korunması kabul edilmektedir.”

“Bu sistem içerisinde İslam’ın kesin sınırları korunmakta; Müslümanlar arasındaki toplumsal ilişkiler fıkhı kardeşlik ve iş birliğinin gerçekleşmesi için gerekli kapasiteyi sağlamakta; ortak çıkar ve menfaatler, ortak düşmanların varlığı, kutsallara yönelik saldırıların reddedilmesi ve Ehl-i Beyt sevgisine vurgu yapılması da İslam ümmeti arasındaki yakınlaşma ve iş birliğinin daha da güçlenmesi için zemin hazırlayabilmektedir.”

İlim Havzaları yöneticisi, İslam dünyasında ortaya çıkan yeni kapasitelere vurgu yaparak şöyle dedi:

“Bugün İslam dünyasının şartları, İslam ülkelerinin ve İslam dünyasında etkili olan akımların büyük ölçekli bir medeniyetler arası ve üst-stratejik yakınlaşmaya yönelmesini gerektirmektedir. Bana göre geçmiş yüzyıllarda bu ölçekte bir kapasite mevcut değildi.”

Ayetullah Arafi, son iki yüzyıldaki tarihî gelişmelere değinerek şöyle konuştu:

“Son iki yüzyılda İslam dünyası uzun bir geri kalmışlık, savaş, işgal ve sömürgeci güçlerin tahakkümü dönemi yaşadı. Bunun örneklerinden biri aziz Filistin’in işgalidir.”

“Bu dönemde emperyalizmin ve Siyonizmin hâkimiyeti, İslam ülkelerine öyle şartlar dayattı ki birçok Müslüman halkın nefes alması ve bağımsız biçimde hareket etmesi fiilen engellendi.”

İslam Dünyasının Yakınlaşma Kapasitesi Geçmiş Yüzyıllarda Mevcut Değildi

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, günümüzdeki şartların geçmişten farklı olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“İslam İnkılabı söyleminin bereketiyle İslam ümmeti tarihî bir sarsıntı ve dönüşüm yaşamış, İslam dünyasında uyanış, direniş ve yakınlaşma için yeni zeminler oluşmuştur.”

Ayetullah Arafi, bölgedeki son gelişmelere ve çatışmalara değinerek şöyle dedi:

“12 günlük dayatılmış savaşta ve ayrıca 40 günlük Ramazan savaşında ve yüce rehber Ayetullah el-Uzma İmam Hameney'in şehit edilmesiyle yeni bir dünya ortaya çıkmış ve dünya denklemleri değişmiştir.”

“Bugün İslam dünyasında ortaya çıkan şey yalnızca geçici veya belirli bir alanla sınırlı bir dönüşüm değildir. Bu durum, bölgesel ve uluslararası ilişkilerde daha geniş çaplı değişimlerin zeminini hazırlayabilir.”

İslam İnkılabı Söylemi İslam Ümmetinde Tarihî Bir Dönüşüm Meydana Getirmiştir

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, ortaya çıkan yeni şartlardan yararlanmanın önemine vurgu yaparak şöyle dedi:

“Şehitlerin kanı, İran’ın direnişi, İran halkı ve İran’ın yüce rehberliği sayesinde ortaya çıkan bu yeni kapasiteden yararlanmazsak, gelecek tarihe ihanet etmiş oluruz.”

“Mevcut şartlar İslam dünyası için tarihî bir fırsat oluşturmuştur. Bu kapasitenin korunması ve güçlendirilmesi; bilinç, birlik, yakınlaşma ve kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde bir düzeyde hareket edilmesini gerektirmektedir.”

“Bugün bölgesel ve küresel denklemlerin geçmişe göre değiştiği gerçeği dikkate alınmalıdır. Direniş hareketi, baskılar ve büyük güçler karşısında yeni direnme ve etkili olma kapasitesini ortaya koyabilmiştir.”

Yeni Bölgesel Denklemler İran’ın ve Direniş Ekseni’nin Direnişinin Sonucudur

İlim Havzaları yöneticisi, son gelişmelerden önceki şartlara değinerek şöyle dedi:

“Dünyadaki siyasi akımların, dünyanın en büyük siyasi, ekonomik ve askerî gücüne ve onun bölgedeki desteklediği güce karşı bir gün bile direnilebileceğini düşünmesi asla mümkün değildi.”

“İran ve Direniş Ekseni yeni bir denklem oluşturmayı başardı. Bu denklem sıradan veya geçici bir olay olarak görülmemelidir.”

“Bu yeni denklemin bölgesel ve küresel düzeydeki boyutları ve sonuçları doğru şekilde anlaşılmalı ve ortaya çıkan kapasiteden İslam dünyasının yakınlaşmasını güçlendirmek amacıyla yararlanmak için planlama yapılmalıdır.”

İlim Havzaları yöneticisi, bu tarihî fırsata dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle dedi:

“Bugün İslam dünyası, direniş tecrübesine ve yeni gelişmelere dayanarak büyük ölçekli bir medeniyetler arası ve üst-stratejik yakınlaşmaya yönelme ve mevcut kapasiteden İslam dünyası için farklı bir gelecek inşa etmek amacıyla yararlanma konusunda her zamankinden daha fazla kapasiteye sahiptir.”

İslam Ümmetinin Birliğinin Gerçekleşmesi için İlim Havzası Teori Üretmelidir

İlim Havzaları Yüksek Konseyi üyesi, direniş söyleminin ve İslam mezhepleri arasındaki yakınlaşmanın güçlendirilmesinin gerekliliğini vurgulayarak şöyle dedi:

“İslam ülkelerinden oluşan birbirine bağlı bir sistemin ortaya çıkması, İslam ümmetinin medeniyet gücünün oluşmasına zemin hazırlayabilirdi. Bugün bölgedeki gelişmeler de İslami birliğin gerçekleşmesi için bir sermayeye dönüşebilir.”

“Fars Körfezi bölgesindeki ülkelerin, bazı dönemlerde düşmanla iş birliği yapmış olan yöneticilerinin zihninde şu gerçek yerleşmiş olmalıdır: Yabancı güçlerin desteğiyle oluşturulan güvenlik ve huzur, ödünç alınmış bir güvenliktir ve kalıcı ve garanti edilmiş olamaz.”

“Bölgedeki gelişmelerin tecrübesi göstermiştir ki İslam dünyası dışındaki güçlere dayanmak, bölge halkları ve devletleri için kalıcı güvenlik sağlayamaz. Ülkeler kendi ilişkilerinde geçmişe kıyasla daha fazla iç kapasitelere, bölgesel iş birliğine ve İslam halkları arasındaki bağlara dayanmalıdır.”

Anayasayı Koruyucular Konseyi Fakihler Konseyi üyesi, direniş söyleminin İslam dünyasının geleceğini şekillendirme kapasitesine vurgu yaparak şöyle dedi:

“Eğer geçmişte direniş söylemi ve İslam İnkılabı temelinde birbirine bağlı ve bütünlüklü bir sistem oluşturabilmiş olsaydık, bugün İslam dünyasının şartları farklı olurdu. Hatta Siyonist rejim bile bölgede bugün sahip olduğu konuma ulaşamazdı.”

“Böyle bir durumda İslam ümmeti bilim, kültür ve medeniyet alanlarında gerçek konumuna ulaşabilir ve dünyanın gelişmelerinde etkili bir medeniyet bütünü olarak yer alabilirdi.”

“Bazen şu düşünce ortaya çıkıyor: Bir savaş yaşandı, bölgedeki bazı üsler hedef alındı ve yeni bir saldırı gerçekleşmesi durumunda daha sert karşılıklar verilecek. Ancak bu gelişmeler yalnızca askerî ve güvenlik çatışmaları çerçevesinde değerlendirilmemelidir.”

Bölgedeki Gelişmeler İslam Ümmetinin Birliği için Bir Sermayeye Dönüşebilir

İlim Havzaları yöneticisi şöyle vurguladı:

“Hiç kimse bu gelişmelerin İslam ümmetinin birliğini ve bütünleşmesini zorlaştırdığını veya imkânsız hâle getirdiğini düşünmemelidir. Aksine, doğru şekilde yönetildiği takdirde, bizzat bu gelişmeler İslam dünyasında medeniyet düzeyinde ve kader belirleyici bir birliğin oluşması için bir sermayeye dönüşebilir.”

“Bugün bölgede yaşananlar, İslam ülkeleri arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesi ve Müslüman halklar arasında ortak kimlik duygusunun güçlendirilmesi için bir zemin oluşturabilir.”

“Bu açıdan bakıldığında, bölgedeki gelişmeler yalnızca siyasi veya güvenlik meselesi değildir; aynı zamanda derin kültürel, toplumsal, fikrî ve medeniyet boyutlarına da sahip olabilir.”

Ayetullah Arafi, İlim Havzaları'nın İslam dünyasının birliği için gerekli fikrî zeminin oluşturulmasındaki sorumluluğuna vurgu yaparak şöyle dedi:

“Biz, mezhepler arası yakınlaşmanın felsefesi, kelamı, fıkhı ve ahlakı alanlarında daha büyük adımlar atmalıyız. Aynı zamanda ‘İslam ümmeti’ ile ilgili felsefe, kelam ve fıkıh alanlarında da daha ciddi ve derin çalışmalar yürütmeliyiz.”

“İslami birliğin gerçekleşmesi yalnızca tavsiyeler ve sloganlarla mümkün değildir. Bu hedefin ilmî, fikrî ve teorik bir temele ihtiyacı vardır. Farklı ilmî ve düşünsel alanlarda daha ciddi tedbirler alınmalı ve daha kapsamlı planlamalar yapılmalıdır.”

“İlim Havzaları, İslam ümmetinin yakınlaşmasının teorik temellerini açıklayabilmeli ve fıkıh, kelam, felsefe, ahlak ve toplum gibi farklı alanlarda İslam dünyasının meselelerine ilmî ve güncel cevaplar sunabilmelidir.”

Ayetullah Arafi, İlim Havzaları'nın araştırma alanlarının genişletilmesinin gerekliliğine değinerek şöyle dedi:

“Havza bu doğrultuda teori üretmeli ve yeni ilmî ve fıkhî alanlarda günümüz toplumunun ve İslam dünyasının ihtiyaçlarına cevap vermelidir.”

“Yaklaşık 20 yeni fıkıh alanında çalışma ve araştırmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bunlardan biri de ‘toplumsal ilişkiler ve Müslümanlar arasındaki ilişkiler fıkhı’dır.”

“Müslümanlar arasındaki ilişkiler, İslam toplumlarının birbirleriyle etkileşimi, mezhepsel ve toplumsal farklılıklarla nasıl başa çıkılacağı ve Müslümanlar arasındaki yakınlaşmayı güçlendirecek mekanizmalar gibi konuların derin ve sistematik biçimde fıkhî ve ilmî açıdan incelenmesi gerekmektedir.”

Ayetullah Arafi konuşmasının sonunda şöyle belirtti:

“İlim Havzaları bu alanlara daha ciddi biçimde girerek hem İslam dünyasının yeni meselelerine cevap vermeli hem de mezhepler arası yakınlaşmanın güçlendirilmesi, İslam ümmetinin birliğinin oluşması ve İslam dünyasının yeni bir medeniyete doğru ilerlemesi için gerekli teorik ve ilmî zemini hazırlamalıdır.”

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha