Pazartesi 21 Eylül 2026 - 02:51
Şehit İnkılap Rehberi'nin İmam Hasan Askerî'nin (a.s.) İzzet ve Azametine Dair Konuşmaları

Havza / İmam Hasan Askerî'nin (a.s.) hayatı, yoğun baskı ve büyük bir yalnızlık içerisinde geçti. Buna rağmen, onun ve kendisinden önceki imamların döneminde Şiilerin birbirleriyle olan iletişimi büyük ölçüde genişledi. Şehit İnkılap Rehberi'nin açıklamaları, bu mücadelenin boyutlarını, İmam Askerî'nin toplumsal nüfuzunu ve geniş iletişim ağını yeniden gözler önüne seriyor.

Havza Haber Ajansı'nın haberine göre Hz. İmam Hasan Askerî'nin (a.s.) doğum yıl dönümünün yaklaşması vesilesiyle, o büyük imamın şahsiyeti hakkında İmam ve Şehit İnkılap Rehberi'nin yaptığı açıklamalardan bir bölümünü siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz.

Muhaliflerin İmam Hasan Askerî'nin Faziletini, Cesaretini ve Direncini İtiraf Etmesi

“Dostları, Şiileri, muhalifleri, inanmayanları; herkes onun faziletine, ilmine, takvasına, temizliğine, ismetine, düşmanları karşısındaki cesaretine, zorluklar karşısındaki sabır ve direncine şahitlik etmiş ve bunları itiraf etmiştir. Bu büyük insan, bu görkemli şahsiyet şehit olduğunda henüz sadece yirmi sekiz yaşındaydı.

Şiilerin şanlı tarihinde bu örneklerden az değildir. Sevgili İmam Zaman'ımızın babası, bunca faziletine, bunca makamına ve bunca kerametine rağmen, düşmanlarının zehir ve cinayetiyle dünyadan ayrıldığında yalnızca yirmi sekiz yaşındaydı. İşte bu, örnek alınacak bir şahsiyettir. 

Büyük imam, Cevadü'l-Eimme (a.s.), yirmi beş yaşında şehit edilmiştir. Bu ise yirmi sekiz yaşında şehit edilen İmam Askerî'dir (a.s.). Bunca fazilet, bunca keramet ve bunca azamet... Üstelik bunlara yalnızca biz inanmıyor ve bunları övmüyoruz; onların düşmanları, muhalifleri ve imametlerine inanmayanlar da bunların tamamına şahitlik etmiş ve itiraf etmiştir.”

(Halkın, şehit ailelerinin ve gazilerin bir bölümüyle görüşme, 10 Mart 2012)

Ehl-i Beyt'e (a.s.) Yönelik Düşmanlığın Nedeni, Onların İmamet İddiasıydı

“Bu büyük şahsiyetler sürekli mücadele hâlindeydiler. Bu mücadelenin özü siyasiydi. Çünkü yönetimin başında bulunan kişi de din adına iddia sahibiydi. O da dinin görünürdeki hükümlerine riayet ediyordu. Hatta zaman zaman imamın dinî görüşünü bile kabul ediyordu. (Örneğin, Me'mun hakkında duyduğunuz olaylarda olduğu gibi; o açıkça imamın görüşünü kabul etmiştir.) Yani zaman zaman fıkhî görüşü kabul etmekten çekinmiyorlardı.

Ehl-i Beyt'e yönelik bu mücadelenin ve karşıtlığın ortaya çıkmasına neden olan şey, Ehl-i Beyt'in kendisini ‘imam’ olarak görmesiydi. Onlar, ‘Biz imamız’ diyorlardı.

İmam Bâkır (a.s.), Mina'da bulunduğu sırada şöyle buyurdu: ‘Resûlullah imam idi.’ Ardından imamları tek tek sayarak kendisine kadar geldi ve ‘Ben imamım’ buyurdu.

Yöneticilere karşı en büyük mücadele işte buydu. Çünkü iktidara gelen ve kendisini imam ve önder olarak gören kişi, imamlık için gerekli delillerin ve özelliklerin Hz. Bâkır'da bulunduğunu, kendisinde ise bulunmadığını görüyordu. Bu nedenle böyle bir şahsiyeti yönetimi açısından tehlikeli kabul ediyordu; çünkü karşısında bir iddia sahibi vardı.

Yöneticiler bu anlayış doğrultusunda mücadele ediyor, imamlar (a.s.) ise bir dağ gibi dimdik duruyorlardı. Elbette bu mücadelede imamların yaydığı bilgiler, fıkhî hükümler, güzel davranışlar ve ahlaki değerlerin de yeri vardı. Daha fazla öğrenci yetiştirilmesi ve Şiilerle olan iletişimin gün geçtikçe genişlemesi de bunun bir parçasıydı. Şiiliği ayakta tutan bunlardı.

Düşünün ki 250 yıl boyunca bir yönetimin karşı çıktığı bir inanç ve düşünce sistemi söz konusu! Normalde bundan hiçbir şey kalmaması, tamamen ortadan kalkması gerekirdi. Fakat bugün dünyada neler olduğuna ve Şiiliğin nerelere ulaştığına bakın!

İmam Sadık, İmam Hâdi ve İmam Askerî (a.s.) hakkında söylenen şiirlerde bu noktayı iyi görmek gerekir. Onlar mücadele ediyorlardı ve bu mücadele uğrunda canlarını verdiler. Bu, belirli bir hedefe doğru ilerleyen bir yoldur. Bazen biri geri döner, biri başka bir yönden ilerler; fakat hedef aynıdır.”

(30 Eylül 2001)

İmam Cevad'dan İmam Askerî'ye (a.s.) Kadar Şiilerin İletişimi Hiç Olmadığı Kadar Genişledi

“Hz. Rıza, Hz. Cevad, Hz. Hâdi ve Hz. Askerî dönemlerinde Şiilerin iletişimi her zamankinden daha genişti. Şiilerin İslam dünyasının dört bir yanındaki iletişimi ve teşkilatının yaygınlaşması, Hz. Cevad, Hz. Hâdi ve Hz. Askerî dönemlerinde olduğu kadar hiçbir dönemde gerçekleşmemiştir.

Vekillerin ve naiplerin varlığı ve Hz. Hâdi ile Hz. Askerî hakkında aktarılan olaylar —örneğin bir kişinin para getirip imamın bu parayla ne yapılacağını belirlemesi— bunun bir göstergesidir.

Yani bu iki büyük imamın, Samarra'da gözetim ve baskı altında tutulmasına rağmen (onlardan önce de bir ölçüde Hz. Cevad'ın ve Hz. Rıza'nın benzer şartlarda bulunmasına rağmen) halkla olan iletişim sürekli olarak genişlemiştir.

Bu iletişim Hz. Rıza'dan önce de vardı; ancak Hz. Rıza'nın Horasan'a gelişi bu konuda çok büyük bir etki oluşturdu.”

(18 Ağustos 2005)

“Bu büyük şahsiyetler büyük bir gurbet ve yalnızlık içerisindeydi. Medine'den, ailelerinden ve alışık oldukları çevreden uzaktaydılar. Fakat bunun yanında, Hz. Cevad'dan Hz. Askerî'ye kadar olan bu üç imam hakkında başka bir nokta daha vardır: Hz. Askerî'nin döneminin sonlarına doğru ilerledikçe bu gurbet ve yalnızlık daha da artmaktadır.

Bu üç imam döneminde imamların nüfuz alanı ve Şiilerin çevresi, İmam Sadık ve İmam Bâkır dönemine kıyasla belki de on kat daha genişti. Bu gerçekten şaşırtıcı bir durumdur. Belki de onları böylesine yoğun baskı ve sıkıntı altında tutmalarının nedeni tam olarak buydu.”

(20 Mayıs 2003)

İmam Hasan Askerî (a.s.), Samarra'da Bütün İslam Dünyasıyla İletişim Kurmuştu

“Hz. Rıza'nın İran'a doğru hareket etmesi ve Horasan'a gelmesinden sonra meydana gelen olaylardan biri de buydu. Belki de bu husus, sekizinci imamın (a.s.) hesapları arasında yer alıyordu.

Bundan önce Şiiler her yerde tek tük bulunuyordu; ancak birbirleriyle bağlantıları yoktu, ümitsizdiler, önlerinde herhangi bir ufuk ve gelecek beklentisi bulunmuyordu. Halifelerin yönetiminin baskısı da her yerde hissediliyordu. Ondan önce de Firavunvari gücüyle Hârûn vardı.

İmam, Horasan'a doğru hareket edip bu güzergâhtan geçtiğinde, insanların karşısına ilim, azamet, görkem, doğruluk ve nuraniyetiyle bambaşka bir şahsiyet çıktı. İnsanlar daha önce böyle bir şahsiyet görmemişti. Halk adeta büyük bir heyecana kapıldı.

Daha önce Horasan'daki Şiilerden kaçı Medine'ye gidip İmam Sadık'ı görebilirdi? Fakat İmam bu uzun güzergâhtan geçtiğinde, insanlar yol boyunca onu yakından gördüler. Bu, sanki insanın Peygamber'i görmesi gibi olağanüstü bir şeydi.

O heybet ve manevi azamet, o izzet, o ahlak, o takva, o nuraniyet ve o engin ilim... İnsan ne sorarsa sorsun, ne isterse istesin, onun yanında cevabı vardı. Halk daha önce böylesini hiç görmemişti. Bu durum bölgede büyük bir hareketlilik meydana getirdi.

İmam, Horasan'a ve Merv'e ulaştı. O dönemde merkez Merv'di ve bugünkü Türkmenistan sınırları içerisinde bulunuyordu. Bir-iki yıl sonra da İmam'ın şehadetinin ardından insanlar büyük bir acıya boğuldular.

İmam'ın gelişi insanlara daha önce görmedikleri ve duymadıkları şeylerin bir örneğini göstermesi ve o büyük şahsiyetin şehadeti insanlarda büyük bir acı ve yas oluşturması bu bölgelerin tamamında Şiilerin etkisini güçlendirdi. Elbette bu, herkesin Şii olduğu anlamına gelmiyordu; ancak herkes Ehl-i Beyt'i seven kimseler hâline geldi...

Hz. Rıza'dan İmam Askerî'nin (a.s.) şehadetine kadar da benzer bir süreç yaşandı.

Hz. Hâdi ve Hz. Hasan Askerî, İslam dünyasının dört bir yanıyla bütün bu iletişimleri, aslında bir garnizon görünümünde olan Samarra şehrinde kurmayı başardılar. Samarra, o kadar büyük ve gelişmiş bir şehir değildi. ‘Sürre men raâ’ adıyla yeni kurulmuş bir başkentti. Devletin ileri gelenleri, seçkinleri ve yöneticileri ile günlük ihtiyaçları karşılayacak miktarda sıradan insan burada toplanmıştı.

Buna rağmen onlar, İslam dünyasının dört bir yanındaki bu geniş iletişim ağını düzenlemeyi başarmışlardı.

İmamların hayatlarının bütün boyutlarına baktığımızda, onların neler yaptığını anlayabiliyoruz. Dolayısıyla mesele sadece namaz, oruç, taharet ve necaset gibi konular hakkında soruları cevaplandırmalarından ibaret değildi. Onlar, İslam'daki gerçek anlamıyla ‘imam’ makamında bulunuyor ve insanlarla bu konumdan hareketle konuşuyorlardı.

Bana göre, onların hayatının bu boyutu diğer boyutların yanında özellikle dikkate alınmalıdır.

Hz. Hâdi'nin Medine'den Samarra'ya getirildiğini ve henüz genç sayılabilecek bir yaşta, kırk iki yaşında şehit edildiğini görüyorsunuz. Hz. Askerî de yirmi sekiz yaşında şehit edildi. Bütün bunlar, imamların, onların Şiilerinin ve ashabının tarih boyunca sürdürdüğü büyük hareketin göstergeleridir.

Halifelerin yönetimi son derece sert ve güçlü bir güvenlik aygıtına sahip olmasına rağmen imamlar (a.s.) bu şekilde başarılı olmayı başardılar.

Asıl mesele şudur: Onların içinde bulunduğu gurbet ve yalnızlığın yanında, sahip oldukları bu izzet ve azameti de görmek gerekir.”

(20 Mayıs 2003)

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha