Pazartesi 13 Temmuz 2026 - 23:08
Bilmediğiniz Lübnan: İran ile Lübnan Arasındaki Tarihî Bağın Kökleri

Havza / Lübnan asıllı aktivist ve din âlimi Süheyl Esad Havza Haber Ajansı'yla yaptığı röportajda Şiilik kimliği, Lübnan'daki Şiilerin tarihsel dönüşümü ve Hizbullah liderleri gibi konularda samimi açıklamalarda bulundu.

Kültür aktivisti ve mübelliğ Süheyl Esad Havza Haber Ajansı ile yaptığı söyleşide İran ile Lübnan arasındaki tarihî ve fikrî bağların kökenlerini ve İslam İnkılabı'nın direniş hareketinin oluşumu ve güçlenmesindeki rolünü değerlendirdi.

Son günlerde dikkatler daha çok Lübnan ve Direniş Cephesi üzerinde yoğunlaşmış durumda. Biraz geçmişe dönersek, İran ile Lübnan arasında, özellikle de iki ülkenin Şiileri arasındaki kültürel ve tarihî bağ nasıl oluştu ve bugün gördüğümüz bu derin ilişkiye nasıl ulaştı?

Elbette milletler ya da devletler arasındaki ilişkilerden ve genel olarak uluslararası meselelerden söz ettiğimizde, öncelikle tarihe dönmemiz gerekir ki bu ilişkilerin kaynağının ve temel sebebinin ne olduğunu anlayabilelim.

Acaba İran ile Lübnan arasında yalnızca iki ülke arasında görülen sıradan bir ilişki mi vardı? Turizm ve göç alanında elbette her zaman karşılıklı ilişkiler olmuştur. Bazı Lübnanlılar İran'da yaşamış, bazı İranlılar da Lübnan'a yerleşmiştir. Bu, tarihte bütün ülkelerde görülen doğal bir durumdur.

Fakat bana göre başlangıç noktası, Şiilik meselesidir; yani Lübnan Şiiliği ile İran Şiiliği. Tarih açısından baktığınızda görürsünüz ki Lübnan Şiiliği İran'ı, İran Şiiliği de Lübnan'ı karşılıklı olarak etkilemiştir.

Biliyorsunuz ki Lübnanlı âlimler, özellikle Güney Lübnan ve Cebel Âmil bölgesindeki Şii âlimleri, İran ile doğrudan ilişki içindeydiler. Bu durum İslam İnkılabı'ndan önce de vardı. Tarih boyunca da bilindiği üzere, Lübnanlı âlimler gerek Şii kültürel hayatında, gerek ilmî havzalarda, gerekse daha sonra mücadele ve cihad sahasında son derece etkili olmuşlardır.

Ben konuya şu şekilde başlamak istiyorum: Şiilikte, Ehl-i Beyt mektebinin mensupları farklı ülkelerde yaşasalar bile tek bir bütün oluştururlar. Yani İslam ümmeti içerisinde Şiiliğin ruhu tek bir ruhtur. Bu yüzden dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir Şii ile karşılaştığınızda ona karşı doğal bir yakınlık hissedersiniz. Demek istediğim şudur: Şiilikte, Şii kimliği; millî kimliğin, kültürel kimliğin hatta fikrî kimliğin de ötesindedir.

Sadece sizinle benim Şii olmamız bile sanki yaratılıştan gelen bir bağ meydana getirir. Bu bağ bizi velayet, imamete bağlılık ve hepimizin İmamların (a.s.) evlatları olduğu, ortak bir manevi babaya sahip bulunduğumuz düşüncesi etrafında birbirine bağlar.

Bana göre bu ilişki, milletler arasındaki en önemli bağlardan biridir. İslam ümmeti ideolojik bir ümmettir. Yani belirli bir coğrafyada yaşayan sıradan insan topluluğu olmaktan önce, ortak bir ideolojiye sahip ortak bir aklı temsil ederiz ve bizi birleştiren de işte bu ortak ideolojidir.

Bu, konunun ilmî, felsefî ve tarihî yönüdür. Ancak çağdaş tarihte yaşanan bazı gelişmeler de bana göre son derece önemlidir. Bakınız; bazen iki millet veya iki ülke arasındaki ilişki farklı düzeylerde gerçekleşir. Örneğin devlet-devlet ilişkisi vardır. Millet-millet ilişkisi vardır ya da üniversiteler gibi sivil kurumlar arasında ilişkiler kurulur.

Fakat İran İslam Cumhuriyeti'nin özellikle Lübnanlı Şiilerle kurduğu ilişki çok boyutlu bir ilişkidir. Hem devlet, Lübnan'daki Şii halkıyla ilişki kurdu. Hem halklar birbirine yakınlaştı. Hem de din âlimleri arasında güçlü bağlar oluştu. Yani bütün bu düzeylerde son derece yakın ve derin ilişkiler meydana geldi. Örneğin İslam İnkılabı'nın zaferinden sonra, Lübnan'daki Şii kimliği, İslam İnkılabı'nın desteği sayesinde tamamen değişti.

Ben bunu Lübnan kökenli biri olarak söylüyorum. İnkılaptan önce Lübnan'da "Şii" dendiğinde, bu üçüncü sınıf vatandaş anlamına gelirdi. Nasıl ki bazen bazı göçmenler için "İnşaat işçisi olur", "hamallık yapar", "toplumda yükselme şansı yoktur" denir; Şiilerin durumu da aynen böyleydi. 

İmam Musa Sadr Lübnan'a gelmeden önce, "Şii" denildiğinde ya hamal, ya işsiz, ya da yoksul ve çaresiz biri anlaşılırdı. Eğer biraz ilerlemek isterse ya Hristiyan olurdu, ya komünist olurdu ya da göç etmek zorunda kalırdı. Ben de bunun canlı örneklerinden biriyim. Babam Lübnanlı ve Şiidir. O dönemde Şiiler için Lübnan'da hiçbir gelecek olmadığı için orada kalamadı ve yaklaşık seksen yıl önce Arjantin'e göç etmek zorunda kaldı.

İran İslam Cumhuriyeti geldi ve Şiilik kimliğini tamamen güçlendirdi; ona şahsiyet kazandırdı. Lübnan'ın mezhep temelli toplumsal yapısında, Şiilik küçük, sessiz ve etkisiz bir köşeye itilmiş durumdaydı. İran İslam Cumhuriyeti adeta yarı ölü hâlde bulunan bu yapıya elektrik şoku verdi. Ona yeniden hayat verdi.

Şiiliği, diğer mezheplerle birlikte siyasette söz sahibi olan, ekonomik olarak gelişen, direniş gösterebilen, hakkını savunabilen ve fikir beyan edebilen güçlü bir mezhep hâline getirdi. Bana göre İran ile Lübnan arasındaki en önemli bağ işte budur. Doğal olarak İslam İnkılabı bu akımı destekleyince halk da kendiliğinden harekete geçti ve iki ülke arasında çok sayıda iletişim köprüsü kuruldu.

Medya alanında da örneğin Nadir Talibzade gibi isimler Lübnan'a giderek Hizbullah güçlerine eğitim verdiler. Savaş sineması, belgesel yapımı ve direniş belgeselleri konusunda çalışmalar yürüttüler. Bana göre bu da İran halkının gönüllü girişimleriyle kurulan ilişkilerin en önemli örneklerinden biridir.

Bilmediğiniz Lübnan: İran ile Lübnan Arasındaki Tarihî Bağın Kökleri

İnkılaptan sonra bu ilişki nasıl şekillendi? Önce devletler mi devreye girdi, yoksa havzalar ve halk arasındaki ilişkiler mi bunun zeminini hazırladı? Bahsettiğiniz o ilk "şok" tam olarak neydi?

Asıl o "şok", 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgal etmesiyle ilgilidir. O tarihten önce ilişkiler daha çok duygusal, fikrî ve dinî düzeydeydi. Fakat henüz birlikte hareket edebileceğimiz, omuz omuza durabileceğimiz, ortak bir mücadele yürütebileceğimiz fiilî bir alan oluşmamıştı.

İsrail'in 1982 yılında Lübnan'ı işgal etmesi, Lübnan Şiileri ile İran arasındaki ilişkinin niteliğini değiştiren dönüm noktası oldu. O dönemde henüz Hizbullah kurulmamıştı. Mücadele eden bir grup, Emel Hareketi çatısı altında faaliyet gösteriyordu. Onlar, ülkeyi savunmak gerektiğine, İsrail'e karşı silahlı direniş gösterilmesi gerektiğine inanıyordu.

Elbette herkes aynı görüşte değildi; ancak bir grup bu konuda ısrarcıydı. Bu kişiler Ruhullah Humeyni'nin huzuruna giderek durumu anlattılar. İmam Humeynî yalnızca şu cümleyi söyledi:

"Bismillah!"

İşte her şey o noktadan sonra başladı. Ardından Devrim Muhafızları Lübnan'a gitti, Baalbek'te eğitim kampları düzenlendi. O dönem aynı zamanda Seyyid Hasan Nasrallah'ın gençlik yıllarına denk geliyordu ve onun direniş yolculuğu da o süreçte başladı.

Eğer bir başlangıç noktası belirlemek gerekirse, bu direnişin kuruluşudur. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki "direniş" yalnızca askerî bir kavram değildir. Silah verip savaşmalarını sağlamakla direniş kurulmuş olmaz. Silahlı direniş, ideolojik bir sürecin sonucudur. İnsan önce düşünceye, duyguya ve inanca sahip olur; ardından direniş cephesine katılır.

Eğer inkılabî düşünce, adalet duygusu, savunma ruhu ve sorumluluk bilinci bulunmazsa hiçbir zaman gerçek bir direniş oluşmaz. Bugün İran dünyanın birçok yerine silah gönderebilir; fakat o toplumlarda sorumluluk duygusu, mücadele ruhu ve devrimci düşünce bulunmuyorsa bunun bir sonucu olmaz.

O tarihten sonra direniş, savaşın yanında geniş bir toplumsal alan da oluşturdu. Bu alanın içinde kültür, okul, dinî eğitim kurumları, üniversiteler, medya ve sanat da yer aldı. Çünkü direnişin yaşayabilmesi için güçlü bir fikrî altyapıya ihtiyacı vardır. Böyle bir düşünsel temel olmadan direnişi sürdürmek mümkün değildir.

Bana göre Lübnan'daki direniş güçlerinin en önemli başarısı, kendilerini yalnızca bir ordu olarak tanıtmamalarıydı. Onlar şöyle dediler: "Biz bir cihat hareketiyiz."

"Bir hareket" ile "bir ordu" arasında çok büyük fark vardır. Hareket ümmete aittir. Herkes onun parçasıdır; yalnızca askerler değil. Bu yüzden silah gönderilirken aynı zamanda din âlimleri de gönderiliyordu. Hüseyniyeler inşa ediliyor, camiler yapılıyor, okullar açılıyor, hatta marketler kuruluyordu. Yani kapsamlı bir medeniyet hareketi oluşturuldu. Bu sayede toplum hem ideallerini korudu hem de bütün Şiilerin gelişebileceği bir zemin oluştu.

Bunu örneklendirmek gerekirse, İran'da İslam İnkılabı'ndan sonra yaşanan çok yönlü kalkınma ve yeniden yapılanmanın küçük ölçekte Lübnan'a taşınması gibiydi.

Bilmediğiniz Lübnan: İran ile Lübnan Arasındaki Tarihî Bağın Kökleri

Lübnan'da bulunan isimlerden İmam Musa Sadr, Seyyid Abbas Musevî ve Seyyid Hasan Nasrallah'ın her biri direnişin oluşumu ve İran ile ilişkinin güçlenmesinde nasıl bir rol oynadı?

Lübnan'da din âlimlerinin rolleri dönemlere göre değişmiştir. Her dönemde büyük şahsiyetlerden biri ortaya çıkmış, bu hareketin belirli bir yönünü korumuş, güçlendirmiş ve geliştirmiştir.

Çağdaş tarihten başlayacak olursak önce Seyyid Abdülhüseyin Şerefeddin'i anmamız gerekir. Şii toplumunun işlerini düzenleyen ilk önemli isimlerden biri oydu. Vefatından önce İmam Musa Sadr'ı Lübnan'a davet ederek Şiilerin liderliğini üstlenmesini ve bu yolu sürdürmesini istedi. Dolayısıyla bu hareketin temelini aslında Seyyid Şerefeddin attı.

O, din âlimini yalnızca namaz kıldıran, dua okuyan, nikâh kıyan veya cenaze kaldıran geleneksel bir din adamı olmaktan çıkarıp toplumun lideri konumuna taşıdı. Böylece ümmetin sorunlarını çözmeyi hedefleyen dinamik bir dinî önderlik anlayışı oluşturdu.

İmam Musa Sadr Lübnan'a geldikten sonra bu hareketi devlet içinde siyasî temsile taşıdı. Artık Şiiler yalnızca kendi iç işlerini düzenleyen bir topluluk olmayacak, Lübnan devlet yapısının da bir parçası hâline gelecekti. Bu amaçla Yüksek Şii İslam Konseyini kurdu. Bu kurum, Lübnan Şiilerini resmî olarak temsil eden ilk siyasî yapı oldu.

Bunun yanında sosyal alanda da önemli girişimlerde bulundu. Bunlardan biri, yoksul ve mahrum bırakılmış Şiilerin durumunu iyileştirmek amacıyla kurduğu Mahrumlar Hareketi idi. Ayrıca Şii toplumunun ilmî ve kültürel seviyesini yükseltmek amacıyla Mustafa Çemran'ı Lübnan'a davet etti.

O dönemde Şiiler kültürel, ilmî ve düşünsel açıdan ciddi yoksunluk içindeydi. İmam Musa Sadr onları bu durumdan kurtarmaya çalışıyordu. Şehit Çemran da meslekî eğitim merkezleri kurdu ve yönetti. Yeni nesil Şiilerin yetişmesinde önemli rol oynadı. Bunun yanında Emel Direnişi de oluşturuldu.

İmam Musa Sadr, İsrail'e karşı mücadele etmek amacıyla Lübnan Direniş Tugaylarını (Emel) kurdu. Dolayısıyla onun hareketi üç temel boyuta sahipti:

Siyasî temsil,

Sosyal ve kültürel faaliyetler,

Silahlı direniş.

İşte daha sonra Hizbullah'a dönüşecek olan direniş hareketinin çekirdeği de buydu. Hizbullah'ın birçok lideri ya İmam Musa Sadr'ın yakın çalışma arkadaşlarıydı, ya öğrencileriydi ya da onun düşüncesinden derinden etkilenmiş kişilerdi. Dolayısıyla İmam Musa Sadr, daha sonra Direniş Cephesi'ne dönüşecek sürecin gerçek anlamda başlangıç sembolü oldu.

Bilmediğiniz Lübnan: İran ile Lübnan Arasındaki Tarihî Bağın Kökleri

O dönemin Lübnan siyasetinde ve sömürgeci güçlerin nüfuzu dikkate alındığında, bu harekete karşı çıkılmadı mı? Tepkiler ne zaman başladı ve Şiilere yönelik baskılar hangi aşamada yoğunlaştı?

Tam da bu nedenle bu harekete karşı çıkıldı. Hatta bu süreç sonunda İmam Musa Sadr kaçırıldı ve bugüne kadar da akıbeti kesin olarak açıklığa kavuşmadı. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Şiiliğin temelleri daha en baştan son derece sağlam atılmıştı. Bu yüzden onu sarsmayı başaramadılar. Elbette çok büyük zorluklar yaşandı. Ancak bu hareket kendisini İsrail'e karşı mücadele etmek üzere hazırladığı için ayakta kalmayı başardı. İsrail'i dev bir fil gibi, Lübnan Şiilerini ise son derece küçük bir varlık gibi düşünün. Doğal olarak İsrail, elinden gelen her şeyi yaparak bu hareketi ortadan kaldırmak istedi. Fakat Şiiler kendilerini öylesine güçlendirdiler ki bütün bu baskılara karşı direnebildiler. Sahip oldukları güçlü temel, ne sömürgeci güçlerin ne de başka aktörlerin bu hareketi yok etmesine izin verdi.

Öte yandan, daha önce de söylediğim gibi İran İslam Cumhuriyeti ile kurulan bağ son derece belirleyiciydi. Yakın dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı yürüttüğü savaşı düşünün.

Lübnan Şiileri nüfus, ekonomi veya askerî imkân bakımından zayıf olabilirlerdi; fakat arkalarında İran İslam Cumhuriyeti gibi büyük bir güç bulunuyordu. Sömürgeci güçler de bunun farkındaydı. Karşılarında yalnızca birkaç Lübnanlı Şii genç değil, arkasında İran İslam Cumhuriyeti bulunan büyük bir hareket olduğunu biliyorlardı.

Bu nedenle İran da bu hareketi savunmada son derece önemli bir rol oynadı. Bugün de Direniş Cephesi ile ilgili birçok konuda İran İslam Cumhuriyeti'nin etkili rolünü görmek mümkündür.

Hafız Esed ve Suriye'nin rolü neydi? Suriye ordusu neden Lübnan'a girdi?

Suriye ordusu, Lübnan iç savaşını durdurmak amacıyla ülkeye girdi. 1975 yılında Lübnan'da özellikle Müslümanlarla Hristiyanlar arasında başlayan iç savaş sırasında Beyrut bile doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünmüştü.

Suriye bu çatışmaları sona erdirmek amacıyla Lübnan'a girdi ve yaklaşık 1990'lı yıllara kadar düzen ve güvenliği sağlamak için orada kaldı.

Bu müdahale Lübnan hükümetinin talebiyle mi gerçekleşti?

Bakın, Hafız Esed'in zaten Amerika ile ciddi sorunları vardı. Ayrıca Lübnan devleti hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız bir devlet olmadı. Lübnan'ın siyasal yapısı mezhepler üzerine kuruludur. Cumhurbaşkanı Hristiyan olur. Başbakan Sünni olur. Meclis Başkanı Şii olur. Milletvekillerinin dağılımı bile mezhep kotalarına göre belirlenir. Gerçekte ise her mezhep dışarıdaki bir güce dayanır.

Sünniler bazı Arap ülkelerine...

Dürzîler Suriye veya başka ülkelere...

Hristiyanlar Fransa ve Amerika'ya...

Hatta bazı gruplar İsrail'e yakın dururlar.

Aslında Lübnan, küresel rekabetlerin küçük bir örneği gibidir. Bu yüzden kararları gerçek anlamda devlet vermez. Birçok karar Lübnan dışında alınır ve hükümete dayatılır.

Bugün bile güvenlik konularında Lübnan hükümetinin birçok meselede İsrail'in kararlarına bağlı hareket ettiğini görüyoruz. Bunu kendileri de gizlemiyor. Dolayısıyla Lübnan devletinin rolünü olduğundan büyük görmemek gerekir.

Suriye'nin varlığı ise zorunluydu. Çünkü Lübnan'a komşuydu ve en kısa sürede müdahale edebilecek tek ordu oydu. Ayrıca Suriye, İran İslam Cumhuriyeti ile Lübnan direnişi arasındaki en önemli bağlantı hattıydı. İran'dan gönderilen silahlar Suriye üzerinden Lübnan'a ulaştırılıyordu. Bundan da önemlisi, Suriye siyasî olarak İran İslam Cumhuriyeti'ni ve direnişi destekliyordu.

Arap milliyetçiliği adına çok sayıda slogan atan fakat sonunda geri adım atan ülkeler arasında, tutumunu değiştirmeyen tek ülke Suriye oldu. Bu nedenle İran İslam Cumhuriyeti, direnişe yönelik desteklerini Suriye üzerinden ulaştırabildi.

İmam Musa Sadr ile Şehit Mustafa Çemran'ın başarıları Lübnan'ın ilmî ve sosyal hayatını ne ölçüde değiştirdi? Bugün Şiilerin siyasî ve askerî gücünü görüyoruz; peki ilmî ve toplumsal alanda da gerçekten dönüşüm yaşandı mı?

Bana göre bu iki büyük şahsiyetin en önemli başarısı, Şiileri "yokluk dünyasından varlık dünyasına taşımaları" oldu. Yani siz aslında siyasî, toplumsal, kültürel ve hatta dinî denklemlerde hiç yoktunuz. Güney Lübnan'daki bugünkü direniş mensuplarının dedelerinin birçoğu komünistti. Evlerinde Marx'ın, Lenin'in ve Che Guevara'nın fotoğrafları bulunuyordu. Sol düşüncelere bağlıydılar. Şii kimliği neredeyse tamamen silinmişti. Ekonomik ve toplumsal gelişme de yok denecek kadar azdı. Hatta Şii doktorlarımız bile yoktu.

İmam Musa Sadr ile Şehit Çemran'ın en büyük başarısı, Şiiliği yeniden sahneye çıkarmalarıydı. Bunu yıllarca Dünya Kupası'na katılamamış bir futbol takımının yeniden turnuvaya dönmesine benzetebilirsiniz. Henüz şampiyon olmamıştır; fakat artık sahadadır. Şiilik de o zamana kadar denklemin dışında kalmıştı. Onlar ise onu yeniden oyunun içine soktular. Bundan sonra gelişme süreci devam etti. İmam Musa Sadr kaçırıldı. Şehit Çemran da şehit oldu. Fakat attıkları ilk adım son derece belirleyiciydi. En önemli nokta şuydu: Artık görünmeyen bir topluluk olmaktan çıkmıştınız. Siyasette vardınız. Karar süreçlerinde vardınız. Masaya oturabiliyordunuz. Sözünüz duyuluyor ve dikkate alınıyordu.

Bilmediğiniz Lübnan: İran ile Lübnan Arasındaki Tarihî Bağın Kökleri

Seyyid Hasan Nasrallah bu süreçte nasıl bir rol oynadı? Bildiğimiz kadarıyla eğitiminin bir kısmını Irak'taki dinî ilim merkezlerinde aldı ve bir süre de İran'da bulundu.

Evet, İran'da da bulundu. Bana göre, Hizbullah'ın iç yapısını güçlendirmesi, teşkilatı organize etmesi ve kurumsal yapısını geliştirmesi gibi önemli katkılarını bir kenara bıraksak bile, Seyyid Hasan Nasrallah'ın en büyük başarısı Hizbullah'ı uluslararası bir olgu hâline getirmesidir.

O, dünyanın dört bir yanında insanların konuşmalarını merakla beklediği bir kişiliğe dönüştü. Hizbullah'ı bilinmezlikten çıkarıp dünya çapında tanınan bir harekete dönüştürdü.

Başlangıçta Hizbullah, son derece yoksul ve sınırlı imkânlara sahip birkaç gençten oluşan küçük bir topluluktu. Fakat onun liderliği sayesinde bütün dünya Hizbullah adını tanıdı. Bir diğer önemli husus ise onun İslam İnkılabı ve Velâyet'e tam anlamıyla bağlı olmasıydı.

Şimdiye kadar tanıdığım bütün din adamları arasında, kendini tamamen İslam İnkılabı'na adamış diyebileceğim kişi varsa, şahsen ilk sıraya Seyyid Hasan Nasrallah'ı koyarım. O, İran İslam Cumhuriyeti'nin içinde bulunduğu hassas konumu, stratejik önemini ve İslam dünyasında üstlenebileceği rolü çok iyi kavramıştı.

Kendisini Velâyet'e bağlı görüyordu ve onun karşısında bağımsız bir liderlik iddiasında bulunmuyordu. Bu yüzden Hizbullah'ın ilk sloganlarına bakarsanız, ana eksenin Velâyet-i Fakih ve İran İslam Cumhuriyeti olduğunu görürsünüz. Hatta Hizbullah'ın ilk bayraklarında "Lübnan'da İslam Cumhuriyeti" ifadesi yer alıyordu. Daha sonra bunun uygun olmayacağı kendilerine söylenince bu ifade "Lübnan'daki İslami Direniş" şeklinde değiştirildi. Hatta Hizbullah karşıtları bile onun şu sözlerini aktarırlar: "Biz ve Lübnan Şiileri, İran İslam Cumhuriyeti'nin bir parçasıyız."

Yine Velâyet-i Fakih hakkında öyle ifadeler kullanıyordu ki sanki veliyy-i fakih Lübnan'da da hüküm sürüyormuş gibi konuşuyordu.

Hatta bazen: "Bizim bağımsız bir liderimiz yoktur. Bizim liderimiz Ayetullah Hamaney'dir." diyordu. Demek istediğim şu ki, bu meseleyi uluslararası kamuoyunda oldukça hassasiyet uyandıracak şekilde dile getiriyordu. Daha sonraki yıllarda kendisine, bu konuları ifade ederken daha dikkatli olması yönünde tavsiyelerde bulunulduğu anlaşılıyor.

Bana göre Seyyid Hasan Nasrallah olağanüstü bir karizmaya sahipti. Öyle bir karizması vardı ki dostları da düşmanları da onun şahsiyetini takdir ediyor ve direniş ruhuna saygı duyuyordu. Bana göre bu, ilahî bir karizmaydı. Tıpkı İmam Humeynî gibi. Bana biri çıkıp:

"İmam Humeynî'de seni Arjantin'den İran'a çekecek ne vardı?"

diye sorsa, gerçekten kesin bir cevap veremem. O zamanlar ne onun felsefesini okumuştum ne irfanını biliyordum ne de inkılabı yakından tanıyordum. Fakat bizzat İmam'ın varlığı insanı kendisine çekiyordu.

Bu, İmam Hüseyin (a.s.) hakkında söylenen hakikate benzer. İnsan bunun ne olduğunu tam açıklayamaz; fakat içinde onu o yöne doğru çeken bir şey hisseder.

Seyyid Hasan Nasrallah hakkında da aynı duygu vardı. Gerçekten sıra dışı bir şahsiyetti. Hayatta olduğu sürece Arap dünyasında da çok özel bir konuma ve nüfuza sahipti.

Seyyid Hasan Nasrallah'ın Hizbullah'a kazandırdığı bu uluslararası şöhret hangi unsurlardan kaynaklanıyordu?

Burada önemli bir nokta var. Herkes meşhur olabilir. Fakat önemli olan neden meşhur olduğudur. Örneğin ben sizi öldürürsem elbette meşhur olurum. Ama kötü bir sebeple. Bence Seyyid Hasan Nasrallah'ın kazandığı şöhret, söz ile eylem arasındaki tam uyumdan kaynaklanıyordu.

Bir tarafta hiçbir şeyden korkmayan bir Hizbullah vardı. Savaşıyor, şehit veriyor, bütün Şiiler tarafından destekleniyor ve düşmanlarına korku salıyordu.

Diğer tarafta ise çok güçlü bir medya ağı bulunuyordu. Konuşmalar... Mesajlar... Televizyon programları... Direniş operasyonlarının görüntüleri...

Bütün bunlar Arap dünyasında bir modele dönüşmüştü. İnsanlar bunları büyük bir heyecanla izliyorlardı. İşte bu iki unsur, yani saha ile medya, birbirini tamamlıyordu.

Aslında tebliğ ve propaganda alanında da durum aynıdır. Davranışınız doğru fakat kimse onu görmezse etkisi sınırlı kalır.

Öte yandan yalnızca güzel sözler söyleyip başarılı görüntüler sunar ama sahada başarı gösteremezseniz yine sonuç alamazsınız. Bu yüzden eylem ile medya birlikte yürümelidir. Buna örnek vermek gerekirse, Kerbelâ olayı başlı başına büyük bir destandı.

Fakat onun yanında olağanüstü bir tebliğ faaliyeti de vardı. Eğer Hz. Zeyneb (s.a.) olmasaydı, Kerbelâ hadisesi aynı yerde kalır ve unutulup giderdi. Bu iki unsur birlikte anlam kazandı.

Bana göre Hizbullah da aynı yolu izledi. Bir tarafta Kerbelâ ruhunu taşıyan bir destan...

Diğer tarafta ise Hz. Zeyneb'in temsil ettiği bilinçli medya ve tebliğ...

Başarının sırrı da buydu.

Bilmediğiniz Lübnan: İran ile Lübnan Arasındaki Tarihî Bağın Kökleri

Seyyid Hasan Nasrallah'ın şehadeti Lübnan'da nasıl bir yankı uyandırdı? Hizbullah ve Lübnan'daki Direniş Cephesi açısından bunun etkisi daha çok olumlu mu oldu, yoksa olumsuz mu?

Bana göre her şeyden önce bu, çok ama çok derin bir acıydı. Duygusal açıdan da kalplerde derin bir yara açtı. Gerçekten hiç kimse buna inanmak istemiyordu.

Benim zihnimde Hizbullah denildiğinde canlanan ilk şey, Seyyid Hasan Nasrallah'ın kendisiydi. 1990'lı yılların başında, henüz yirmili yaşlarımdayken Lübnan'a geldiğimde, beni orada tutan şey Seyyid Hasan Nasrallah'a duyduğum sevgi ve bağlılıktı. Eğer o olmasaydı, belki ilk yılın sonunda Arjantin'e döner ve kendi hayatıma devam ederdim.

Bu nedenle benim için Hizbullah'ın anlamı, Seyyid Hasan Nasrallah'ın şahsiyetiyle iç içe geçmişti. Sadece kendisi değil... Bir hareketin lideri olarak sergilediği kişilik, insanın doğal olarak o yapının içinde yer almak istemesine sebep oluyordu. Duygusal açıdan bu olay hâlâ çok ağırdır. Gerçekten bugün bile onun yokluğunu kabullenebilmiş değiliz.

Biz İran'da da bir rehberin şehadetinden sonra bazı insanların bakış açılarının değiştiğini gördük. Lübnan'da da Seyyid Hasan Nasrallah'ın şehadeti kamuoyunda ve hatta muhalif kesimlerde benzer bir etki oluşturdu mu?

Seyyid Hasan Nasrallah herkes tarafından sevilen bir şahsiyetti. Ancak bu anlamda büyük bir dönüşüm yaşandığını söyleyemem.

Elbette biraz önce sözünü ettiğim derin acı vardı. Fakat bunun yanında Hizbullah'ın gerçek ağırlığı ve önemi de herkes tarafından daha iyi anlaşılmış oldu. Dünyanın en büyük güçleri tek bir kişiyi ve tek bir hareketi ortadan kaldırmak için birleşiyorsa, bu bile direnişin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Gerek Lübnan içinde gerekse dışında birçok kişi, sıradan bir hareketle karşı karşıya olmadıklarını daha iyi anladı.

Ancak Lübnan'da, Seyyid'in şehadetinden birkaç ay sonra yaşanan bir gelişme bana göre çok daha önemliydi. Birçok kişi Hizbullah'ın yalnızca Seyyid Hasan Nasrallah sayesinde ayakta durduğunu düşünüyordu. Sanki o olmazsa Hizbullah da ortadan kalkacaktı. Yani anlamını yitirmiş bir kelime gibi olacaktı.

Fakat onun şehadetinden sonra herkes bunun doğru olmadığını gördü. Hizbullah yalnızca tek bir kişiden ibaret değildir. O, bir çizgidir. Bir insanî harekettir. Bir ideolojidir. Kurumsal bir yapıdır. Bir yönetim sistemidir. Bütün bunlar çalışmalarını sürdürmeye devam etmektedir.

Düşman propagandası şuydu:

"Seyyid Hasan Nasrallah ve başlıca komutanlar öldürüldükten sonra artık her şey bitecek."

"Birkaç silahı da toplarlar, ardından Hizbullah'ı tarihin müzesine gönderirler."

Fakat olaylar bunun tam tersini gösterdi. Hizbullah faaliyetlerini sürdürdü. Çünkü bu hareket tek bir kişinin omuzlarında duran bir yapı değil, uzun yıllar boyunca oluşturulmuş fikrî, toplumsal ve kurumsal bir sistemdi. İşte bu yüzden, liderini kaybetmesine rağmen varlığını devam ettirebildi.

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha