Havza Haber Ajansı’na göre, 2009 fitnesi sonrasında sosyal medyanın özel işleyişi sebebiyle, bilişsel ve algısal savaşla ilgili tartışmalar yavaş yavaş ülkemizin medya terminolojisine girmeye başladı. Elbette 2012'den sonra meydana gelen fitnelerden özellikle 2023 yılı fitnesi sırasında bu konu çok daha fazla şiddet ve yoğunluk kazandı.
Aslında o yılın olayları, İslam Cumhuriyeti’ne karşı bilişsel savaş tarihindeki dikkat çekici bir dönüm noktasıydı. Çünkü ilk kez Twitter ve Facebook gibi yeni sosyal medya ağları, anlatı savaşlarının temel aracı ve sahnesine dönüştüler. Yani fitne akımı, bu platformların tüm kapasitesini kullanarak kargaşayı organize etti ve kendi anlatılarını yaygın şekilde dolaşıma soktu. Aynı zamanda Batı medyaları da bu huzursuzluklara benzeri görülmemiş bir medya desteği sundular. Batılı hükümetlerin nasıl açıkça fitnecilere medya ve siyasi destek verdiklerini unutmadık. Hatta son haftalarda da tekrar, ABD, İsrail ve İngiltere istihbarat örgütlerine bağlı silahlı teröristleri ve fitneci kargaşacıları tüm güçleriyle savundular.
Fitneler İçinde Yayılan Yalan ve Dedikodu Üretimi
Uzmanlara göre, son yıllarda özellikle 2023 yılı fitnesine bağlı kargaşalar sonrasında —ki bu olay Mehsa Emini’nin ölümü bahanesiyle başlamıştı— bilişsel savaşın ana sahası sosyal medya ortamına taşındı. Bu dönemde düşmanın planlarından en belirgin örneklerden biri “15 bin itirazcıya idam cezası verildi!” yalanı idi. Bu söylenti 2023 sonbaharında hızla yayıldı. Nitekim bu yılki olaylarda da yine en başta “20 bin kişinin öldüğü” yalanı dolaşıma sokuldu. Ne yazık ki bazı kişiler ülke içinde de bu psikolojik savaş dalgalarının etkisiyle buna inanmakla kalmadı, çeşitli yollarla yeniden yayma çabalarına da giriştiler.
Düşmanın bilişsel savaş düzeni artık son derece çeşitli ve çok katmanlıdır. Çünkü BBC Farsça, Amerika’nın Sesi, International ve Menoto gibi medya kuruluşları hâlâ kamuoyunun fikrine yön vermekte rol oynamaktadır. Bununla eşzamanlı olarak, Twitter, Instagram ve Telegram’da aktif olan bir kullanıcı ordusu —ki bunların bir bölümü kendiliğinden, bir diğer kısmı ise örgütlü ve robotiktir— sistem karşıtı anlatıları pompalamaktadır.
Medya, Gerçeğin Yorumlayıcısı Konumunda
Gazeteci ve medya araştırmacısı Resul Lutfi, bilişsel savaşta anlatı kavramının hayati önemine dikkat çekerek şöyle diyor: "Kriz anlarında medya yalnızca bir bilgi aktarma aracı değildir. Medya, gerçeğin yorumlandığı bir sahneye dönüşür. Kamuoyu sadece ne olduğuna değil, aynı zamanda neden olduğuna, nasıl anlaşılması gerektiğine, hangi güçlerin içinde yer aldığına ve geleceğin ne olacağına da anlam yüklemeye çalışır."
Lutfi şöyle ekledi: "Doğal olarak bu tür dönüm noktalarında, anlatı mantığı zayıf, sorgulama dili olmayan ve açıklama mekanizmasını kaybetmiş bir medya, farkında olmadan anlam alanını kaybeder; çok fazla içerik üretse bile. Bu noktada, ulusal medya raporlar, itiraflar, görselleri yeniden canlandırmalar ve bazı aydınlatıcı çabalarla sahayı şeffaflaştırmaya çalışmıştır. Ancak bu konuda daha bütüncül bir stratejik uyuma ihtiyaç olduğu görülmektedir."
Anlık Anlatılar Çağında Klişe Anlatılar
Lutfi ayrıca şu tespitte bulundu: "İlk sorun, anlatım tarzına ilişkindir. Temsillerin önemli bir bölümü hâlâ doksanlı yılların klasik anlatı modeline dayanmaktadır. Gecikmiş, tek sesli, monolog odaklı ve önceden hazırlanmış özetlere dayalı resmî anlatı biçimi. Oysa yeni medya mantığında etkili anlatı olay anına yakın olmalı, canlı bir sorgulama sürecini barındırmalı, şüphe ve belirsizlikleri tanımalı, aynı zamanda anlam oluşumunun seyrini izleyiciye gösterebilmelidir."
Lutfi ayrıca şunları hatırlattı: "Karışıklıklara dâhil olan bazı kişilerin itiraflarının sergilenmesi, güvenlik ve yargı mantığı açısından anlaşılabilir olup, bilgilendirme yapbozunun bir parçası olabilir. Ancak sorun, bu kareler (görüntüler) analitik bir zemin, genel bir anlatı ve olayların nedensel ağına bağlanmaksızın sunulduğunda ortaya çıkmaktadır.
Muhatap, söz konusu bireyin hangi zeminde yer aldığını, hangi ağın devrede olduğunu, eylemin oluşum sürecinin nasıl ilerlediğini, hangi güçlerin aktif olduğunu, kamuoyunda hangi rakip anlatıların bulunduğunu bilmediğinde, itiraf aydınlatıcı olmaktan ziyade «kopuk bir sahneye» ve genel hikâyenin yokluğunda ikna gücünden mahrum kalan bir parçaya dönüşür."
Kamuoyunda Belirsizliklerin Giderilmesi Gereği
Bu medya aktivisti ve araştırmacısı, en önemli zorluklardan birinin toplumun zihinsel imgelerindeki belirsizlikleri gidermeye yönelik ciddi bir programın zayıflığı olduğunu belirterek şunları söyledi: "Fitnenin bulanık koşullarında, kamuoyu sorularla doludur: Sosyal ağlarda eksik, duygusal veya taraflı bir şekilde ortaya atılan sorular. Eğer resmî medya bu soruları formüle etmezse başkaları bunu yapacaktır. Öte yandan aşırı ihtiyatlılık ve hassas noktalara girmekten kaçınmak, alanı fiilen rakip medyaya bırakmakta ve burada tam da belirsizliklere yatırım yapan medya kuruluşlarıyla karşı karşıya kalmaktayız."
Lutfi sözlerine şöyle devam etti: "Ne olursa olsun, tarihî dönemeçlerde medya, anlatı alanını tasarlayamazsa, başkaları bu işi yapacaktır. Bugün her şeyden daha gerekli görülen şey, medya anlatı mantığında ciddi bir şekilde yeniden düşünmektir. Eskimiş tarzlardan canlı anlatılara ve monologdan diyaloğa geçerek, profesyonel çalışmanın şeffaflığıyla ikna edici bir empati peşinde koşabilmeliyiz."
Medya Anlatısı: Bilişsel Savaşın En Güçlü Silahı
Kültür aktivisti ve Havza araştırmacısı Hüccet-ül İslam Seyit Mahmud Musevi Haseb, şunları ifade etti: "Askerî savaş, medya savaşı ve algısal savaş arasındaki sınırların kalktığı bir dünyada, medya anlatısı güçlerin bilişsel savaştaki temel silahına dönüşmüştür. Zira bu çatışma görüntü, başlık ve içerikle devam etmektedir. Doğal olarak böyle bir durumda savaş anlatısı modelini tartışmak, kültürel ve hatta önemsiz bir mesele olmaktan ziyade, kültürel güvenlik politikasının temel eksenlerinden biri olarak kabul edilmektedir."
Hüccet-ül İslam Musevi ayrıca şunları ekledi: "Son yıllardaki tecrübe, ulusal savaş anlatısının zayıfladığı her yerde anlam alanını düşmanın ele geçirdiğini göstermiştir. Tahrif edilmiş filmler ve belgesellerden küresel ağlardaki psikolojik operasyonlara kadar sürekli bir çaba, "direnen İran" imajını "izole edilmiş İran’a" dönüştürme yönünde olmuştur. Nitekim inkılabın bilge Rehberi defalarca vurgulamış ve uyarmıştır: "Eğer savaşımızı biz anlatmazsak, düşman onu istediği gibi anlatacaktır. Bu uyarı, sadece kültürel bir hatırlatma değil, ulusal güvenlik düzeyinde stratejik bir uyarıdır ve kesinlikle göz ardı edilmemelidir."
Anlatı için Yerel Model Oluşturmaya İhtiyacımız Var
Hüccet-ül İslam Musevi Haseb sözlerini şöyle sonlandırdı: "Öte yandan, çağdaş savaşlara ve çeşitli krizler ile fitnelere dair çelişkili anlatıların kamuoyunu şekillendirdiği mevcut ortamda, bilişsel savaş anlatısının yerel bir modelini oluşturmanın önemi her zamankinden daha fazla kendini göstermektedir. Bu; halk, sanat ve savaşın hakikati olmak üzere üç alan arasında bir bağ kurabilecek bir modeldir. Esasen bu konunun ele alınması önemlidir, çünkü ülkenin kültür politikacıları, medyası ve sanatçıları, savaşın anlatımında ortak bir dil bulmaya ihtiyaç duymaktadır: Sloganların duvarıyla sınırlı kalmayıp anlam dairesinde hareket eden bir dil!"
Hazırlayan: Seyit Muhammed Mehdi Musevi
yorumunuz