Pazar 15 Şubat 2026 - 16:38
Ayetullah el-Uzma Cevadî Âmulî’nin Havza Yılın Kitabı Sempozyumu’na Mesajı / Bereketli ve Derin İlmî Kitaplar Havza'nın Başarısının Göstergesidir

Havza / Ayetullah el-Uzma Cevadî Âmulî, 27. Havza Yılın Kitabı Sempozyumu’na gönderdiği görüntülü mesajında şu hususu vurguladı: “Havza, ilahî lütuf sayesinde çalışmalarını büyük bir başarı ve bereketle semerelendirmiştir. Yazılan bu bereketli ve derin ilmî eserler, havzanın başarısının bir göstergesidir.”

Havza Haber Ajansı’nın bildirdiğine göre Ayetullah el-Uzma Cevadî Âmulî’nin 27. Havza Yılın Kitabı Sempozyumu’nda yayımlanan görüntülü mesajının metni şöyledir:

Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm bütün peygamberlerin, Resullerin, hidayet rehberi İmamların ve Hz. Fâtıma Zehra’nın (selâmullahi aleyhâ) üzerine olsun. Onlar vasıtasıyla dostluk besler, onların düşmanlarından Allah’a sığınarak beri oluruz.

Siz değerli âlimleri, seçkin ilim adamlarını ve ilmî araştırmacıları saygıyla selamlıyor; özellikle ilahî ilimler alanında kıymetli eserler kaleme alan muhterem müelliflere şükranlarımızı sunuyoruz. Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz ki, ister fıkhî ilimler olsun ister fıkıh dışı alanlar; ister havza ister üniversite çevresi olsun; kim bir adım atmış ve kalem ehli olmuşsa —ki Yüce Allah kaleme yemin etmiştir— hepsi hem muvaffak olsun, hem ilahî inayete mazhar bulunsun ve hem de ülkelerin ilmî sistemi ilerleme kaydetsin.

Yüce Allah yalnızca ilmi bize farz kılmakla kalmamış, pek çok ilmi bizim için takdir etmiştir; ayrıca ilmî araçlara da yemin etmiştir: Kaleme yemin etmiş, mürekkebe yemin etmiş ve elbette ki kitabın ve ilmin kendisine de yemin etmiştir. Eğer mürekkebe yemin ediyorsa: ‘Nûn’; kaleme yemin ediyorsa: ‘Vel-kalem’; yazılanlara ve ilimlere yemin ediyorsa: ‘Ve mâ yesturûn’ ifadelerini kullanılmıştır. Demek ki yazılmış olan metin ve ilim Allah’ın yeminine konu olmaktadır; yazan kalem Allah’ın yeminine konudur; yazı aracı olan mürekkep ilahî yemine konudur. Bu da Yüce Allah’ın ilme büyük önem verdiğini göstermektedir.

İlimler düzeni içerisinde çeşitli disiplinler ve farklı temel alanlar vardır. Bazen Yüce Allah insana dili öğretir ki insan diliyle marifetini aktarabilsin; bazen de özel araç ve vesilelerle beşere yardım eder ki nasıl anlaması, nasıl düşünmesi, nasıl konuşması ve nasıl fikrî alışverişte bulunması gerektiğini öğrensin.

Bir insan bir meseleyi anlamak istediğinde, ölçü olmadan anlayamaz; bazen sadece tahmin, hayal, zan ve vehimle hüküm verir. Bu sebeple işin kesin ve sağlam olması için bir ölçüye ihtiyaç vardır. İlimlerin ölçüsü —ister havzalarda ister üniversitelerde olsun— mantıktır. Zengin ve güçlü bir mantık; tasavvur yolunu, tasdik yolunu ve doğru tartışma yöntemini gösterir. Aynı şekilde safsataların çukurlarını da ortaya koyar ki insan ne kendisi yanlışa düşsün ne de başkasını yanlışın kuyusuna atsın. Mugalata (mantık hilelerini kullanıp dil cambazlığı yapmak) ilmi, mantığın zaruri bölümlerindendir; insanın hem kendisinin hataya düşmemesi hem de başkasını düşürmemesi için gereklidir.

Her ilmin bir aracı vardır. Havza ilimlerinin en önemli aracı usûldür. Usûl ne kadar zengin ve güçlü olursa, ne yanlış yollara sapar ne de başkalarının yolunu tıkar ve şüphe üretmekle meşgul olur. Aksine istinbatın doğru yolunu tanımakla bu istinbatı güçlendirmekle ve bu dosdoğru yolda herhangi bir eğrilik ortaya çıkmamasını sağlamakla meşgul olur. Bunların çok büyük etkisi vardır.

Allah, İmam’a ve nizamın bütün yetkililerine rahmet eylesin ki inkılaptan sonra —ilahî lütuf sayesinde— havzaları ve üniversiteleri geliştirdiler. Bu büyük zatlar da pek çok kitap yazdılar. Biz hepsine karşı şükran borcumuzu ifade ediyor ve Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz ki bütün araştırmacılarımızı, âlimlerimizi, ilim ve fikir erbabımızı özel inayetine mazhar kılsın. Allah onların mürekkebine, onların kalemine ve onların kitaplarına yemin ettiğine göre, bizim en azından görevimiz bu büyük zatlara kadirşinaslık göstermektir; müelliflere, musanniflere ve müderrislere teşekkür borcumuzu yerine getirmektir...

Bazı büyükler fıkıh kaideleri hakkında eser yazdılar; bazıları usûl kaideleri üzerine yazdılar; bazıları Kutub-i Erbaa’nın fihristlenmesi hakkında kitap kaleme aldılar; bazıları da bizzat ilimlerin kendisi hakkında eserler yazdılar.

Dolayısıyla biz, hem dilimiz hakkında hem de anlama araçlarımız hakkında yeniden değerlendirme yapmakla yükümlüyüz. Anlama aracımız mantıktır ki —maalesef— havzalarda hâlâ gerektiği ölçüde yaygın değildir. Mantık der ki: Bizde “yeni” vardır, “eski” vardır. Fıkıh, usûl, kelâm, felsefe ve irfan alanında düşünen bir mütefekkir; neyin yeni, neyin eskidiğini; neyin devrinin geçtiğini ve neyin devrinin devam ettiğini teşhis edebilmelidir.

Mantığın pek çok bahsi vardır; ancak mevcut konuyla ilgili kısmı şudur: Der ki, önerme üç kısımdır: tabiiyye, hariciyye ve hakikiyye. Ardından bunların farklarını açıklar; hariciyye önermeyi değişim ve dönüşüme açık kabul eder, zâta ve mahiyete dönen hakikiyye önermeyi ise sabit sayar.

Mantık, tabiiyye, hariciyye ve hakikiyye önermelerin her birinin durumlarını, şartlarını, araçlarını, delillerini ve kaynaklarını ortaya koyar. Bir havza araştırmacısı mutlaka bunları bilmelidir ki ilahî ilimlere, fıkha ve usûle girdiğinde; Kur’an ve rivayet kaynaklarıyla temas ettiğinde, elde edilen hükmün hangi tür önerme olduğunu doğru tahlil edebilsin: Bu, tabiiyye midir, hariciyye midir yoksa hakikiyye midir? Nesi değişir, nesi değişmez ve değişimin mahiyeti nedir?

Bu meselelerin aslı, mantıkta belirtildiği üzere şudur: Bazı hükümler sabittir ve değişmez; bazıları kısmen değişebilir; bazıları ise tamamen değişime açıktır. İşte bu durum, farklı dinlerin gelişini de açıklar. Nitekim Yahudilik geldi, Hristiyanlık geldi, ardından İslam geldi. Bunların bir dizi sabit hükümleri vardır ki bunlar hakikiyye önermelerdir; bir dizi de değişken hükümleri vardır ki belli bir zaman ve zemine mahsustur. Bir dönemde ve coğrafyada bir şekildeydi, sonraki dönemde farklılaştı, bugünkü çağ ve şartlarda başka bir biçim aldı. Bu hariciyye önermeler, Hristiyanlık döneminde bir türdü, Yahudilik döneminde başka türdü, İslam döneminde ise başka bir türdedir; fakat hakikiyye önermeler bütün çağlarda aynıdır.

Neyin hakikiyye, neyin hariciyye ve neyin tabiiyye olduğunu güçlü ve zengin bir mantık belirler; yalnızca klasik metin şerhleriyle yetinilen yüzeysel bir mantık değil, İbn-i Sina ve onun gibilerin kaleme aldığı yüksek seviyeli ve derin mantık. İşte bu güçlü mantıklar, dünya önermelerinin bir olmadığını ortaya koyar: Tabiiyye önermelerin ayrı bir hesabı vardır, hariciyye önermelerin ayrı bir hesabı vardır ve hakikiyye önermelerin kendine mahsus bir hesabı vardır.

Bazı rivayetlerde bu noktalara işaret edilmiştir. Nitekim bazı rivayetlerde şöyle buyrulur: Bedevî olanlar —çadır ehli olanlar— için hüküm şöyledir; köylü olanlar yani köyde yaşayanlar için hüküm böyledir; şehirli olanlar için ise hüküm farklıdır.

Eğer “diyet akile üzerinedir” ve “baba tarafından yakın olan kimseler” (men yeteqarrabu bi’l-eb) hakkında birtakım hükümler varsa, bu bütün çağlar ve bölgeler için midir, yoksa kabile düzenine mi mahsustur? Merhum İbn-i İdris der ki: Bu aslında kabile düzeni dönemine aittir. O kabileler, meydana gelen bu olayı “akl” etmek değil, “ikâl” etmek isterlerdi —bu, akletmek ve akıl yürütmek türünden değildir; “ikâl” kökünden gelir— yani bu tehlikenin önünü almak, onu engellemek isterlerdi. “İkâl” demek, engellemek demektir.

Gerçekten de bu diyet, baba tarafından yakın olan herkes için midir? Eğer suç kasten işlenmişse hüküm kısastır; şibh-i amd ise diyeti bizzat fail öder; eğer hatâ-i mahz ise diyet akile üzerinedir. Peki bu, bütün dönemlerde ve her çağda ve coğrafyada mı böyledir? Yoksa kabile düzenine mahsus bir hüküm müdür? Bu mesele hariciyye bir önerme midir yoksa hakikiyye bir önerme midir?

Bir dönem alışveriş altın ve gümüşle yapılıyordu ve ribâ onunla birlikteydi; başka bir dönem ise alışveriş banknotla yapılıyor ve durum farklılaşıyor. Altın ve gümüşle yapılan muamele ile kâğıt para üzerinden yapılan muamele arasında ciddi fark vardır.

Havza, güçlü ve zengin bir mantık okumalıdır ki soru üretebilsin. Soru ürettiğinde ve usûle girdiğinde —çünkü fıkhın giriş koridoru usûldür— hangi önermenin hakikiyye, hangisinin hariciyye olduğunu ve ölçütün ne olduğunu araştırır. Bu giriş koridorundan fetvaya ulaşıp fıkhî meseleye girdiğinde ise artık neyin değişebilir, neyin değişemez olduğunu anlar. Mesela “diyet akile üzerinedir” hükmü değişebilir midir, değişemez midir? Benzeri meseleler de bu şekilde tahlil edilir.

Dolayısıyla zengin ve güçlü bir mantığın kapılarını açmaktan başka çare yoktur. Çünkü mantık, istidlâlin yoludur; oradan, istinbatın yolu olan güçlü ve zengin usûl kapısına girilir; oradan da istinbatın ana ekseni olan fıkha ulaşılır.

Peki yüzyıllar boyunca hiçbir değişim ve dönüşüm olmamış mıdır? Yoksa birtakım dönüşümler olmuş; hatta değişim çok köklü olduğunda yeni bir dinin zuhuru söz konusu olmuş mudur? Hristiyanlık gelmiş, Yahudilik gelmiş, İslam gelmiş. Bunlar hakikiyye önermeleri değiştirmek için değil, hariciyye önermeleri değiştirmek için gelmişlerdir. Eğer “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır” hükmü hakikiyye bir önerme ise, ister Hristiyanlıkta, ister Yahudilikte, ister İslam’da olsun özü itibarıyla aynıdır; sadece biri zayıf, biri daha zengin, biri daha güçlüdür, fakat aynı doğrultudadır. Bu çizginin en mükemmel şeklini İslam getirmiştir; ancak aslı aynı istikamettedir.

Eğer bazı hususlar hariciyye önermeler kapsamındaysa, onlar değişir. Rivayette geçtiği üzere bedevî ve köylü (karavî, yani köyde yaşayan) için hükümler farklıdır; şehirli için ise durum başkadır.

Bu farklılıklar mevcutsa, mantık bu üç önerme türü arasındaki ölçüyü ortaya koyar; usûl teşhisi yapar; fakih de bundan yardım alır ve istifade eder ki neyin sabit, neyin sabit olmadığını belirleyebilsin. İşte bunlar ilmin tekâmülünü sağlar. Zamanın ve zeminin değişmesi bizim görevimizi de belirler; bu değişim bize böyle düşünmemizi, böyle tefekkür etmemizi emreder. Bazen değişim çok köklüdür ve yeni bir din gelir; bazen değişim, bizzat âlimler tarafından keşfedilir, yer değiştirir ve yeni bir mesele ortaya çıkar. Nitekim günümüzde bazı büyüklerimizin kaleme aldığı fıkıh kaideleri, geçmişteki kaidelerden farklıdır; usûl meseleleri de böyledir; yeni ortaya çıkan (müstahdes) meseleler de böyledir.

Havza —ilahî lütuf sayesinde— çalışmalarını büyük bir başarıyla verimli kılmıştır. Yazılan bu bereketli ve derin ilmî eserler, havzanın başarısının göstergesidir. Ümit ederiz ki üniversite de aynı şekilde olsun; nitekim elbette üniversite de böyledir. Ülkemizin yenilikçi kurumları da böyle olmalıdır —ki öyledir— ta ki imamet ve ümmet düzeni temel sözünü söyleyebilsin.

Bilindiği üzere imamet ve ümmet nizamı yalnızca eğitim için değildir; ilim zaten havzaların ve üniversitelerin uhdesindedir. İlim, cehaleti giderme içindir ve bu görev havza ile üniversiteden doğar. Hüseyniyeler, camiler ve tebliğ merkezleri ise bilgisizlikten doğan yanlış anlayışları (cehalet hâlini) gidermek içindir.

Fakat imamet ve ümmet nizamının üstlendiği asıl görev şudur: O, bir yandan havza ve üniversitelerin yürüttüğü cehalet giderme faaliyetini; camilerin, merkezlerin, hüseyniyelerin ve dinî heyetlerin yürüttüğü bilinçlendirme faaliyetini rehberlik ederek yönlendirir. Yani ilmi, aklı, cehalet giderme çabasını ve yanlış anlayışları temizleme faaliyetini yönetir. Ancak bütün bunların ötesinde imamet ve ümmet nizamının asli görevi cahiliye ile mücadeledir.

Bugün Batı’da cahiliyenin bazı tezahürleriyle karşı karşıyayız. Gazze meselesi ve benzeri hadiseler, sırf bilgiyle çözülemez; yalnızca bilgisizliği gidermekle çözülemez. Bunlar ancak cahiliye zihniyetini ortadan kaldırmakla çözülebilir.

Zamanının imamını tanımadan ölen kimse, cahiliye ölümü üzere ölür.” diye ısrarla vurgulanmasının sebebi de budur. Buyurmuştur ki: Cahiliye ölümü —cehalet ölümü değil, cahilin ölümü değil. Cahil bir şekilde ölmek başka bir şeydir; yanlış anlayışla kirlenmiş olarak ölmek başka bir şeydir; cahiliye zihniyetiyle ölmek ise bambaşka bir şeydir.

İmamet ve ümmet nizamının temel dayanağı, en büyük nişanı ve en önemli kazanımı cahiliyetle mücadeledir. Bu sebeple nizamın sorumlularını güçlendirmek, onlar için dua etmek; İslam toplumunu güçlendirmek ve dua etmek; Yüce Allah’a niyaz ile yönelmek gerekir ki, nasıl bize cehaleti giderme ve bilinçlendirme nimetini verdiyse, cahiliyetle mücadele etme başarısını da nasip etsin.

Mantığın bu alanlardaki payı son derece güçlü ve derindir; çünkü mantık bize hangi hükmün hariciyye olup değişebilir olduğunu, hangi hükmün hakikiyye olup değişmez olduğunu öğretir.

Rivayetlerde “Bu ümmetin âlimleri, geçmiş peygamberlerden bir kısmı ile eşit seviyededir.” şeklindeki ifadelerin yer alması, onların hangi hükmün hariciyye, hangisinin hakikiyye olduğunu teşhis edebilme kudretine sahip olduklarını gösterir. Onlar bütün bu meseleleri dinî kaynaklara arz eder, o kaynaklarda içtihat eder, dinî metinler üzerinde mübahase yapar; ardından fetva verirler ki ne değişmiştir, ne değişmemiştir.

“Nun” ehli, “Kalem” ehli ve “Yazdıkları Şeyler (İlim)” ehli olan bütün büyük zatlara hem kadirşinaslık gösteriyor, hem onları tazim ediyor, hem dua ediyor hem de bütün bu müellifler ve araştırmacılar karşısında tevazu gösteriyoruz. Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz ki hepimize bol muvaffakiyetler ihsan etsin; özellikle de şu hususta ki, uykumuzda da uyanıklığımızda da zamanımızın İmamı’nı tanıma bilinciyle yaşayalım. Nitekim buyurulmuştur: “Kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü üzere ölür.”

Cahil olmayı ortadan kaldırmak gerekir; cehaleti gidermek gerekir —bunlar görevdir. Fakat usûllerin usûlü, cahiliye zihniyetini ortadan kaldırmaktır; Allah korusun, cahiliyetin millî düzeyde, yerel düzeyde veya milletler düzeyinde nüfuz etmemesi gerekir.

Ümit ederiz ki Yüce Allah İslam nizamını, gerçek sahibinin zuhuru vaktine kadar muhafaza buyursun. Nizamın sorumlularını, bu büyük ve aziz milleti gerçek sahibinin zuhuru vaktine kadar korusun. Yabancıların, özellikle Amerika ve İsrail’in tehlikesini kendi başlarına geri çevirsin. İslam toplumlarını sizin gibi büyük ve değerli âlimlerin bereketiyle güvene, emanete ve imamet-ümmet düzenine ulaştırsın ki hepimiz Mukaddes Veliyy-i Asr’ın (ruhumuz ona feda olsun) huzurunda yüzü ak olabilelim.

Bütün büyük zatlara, özellikle “Nun” ehline, “Kalem” ve “Beyan” ehline kadirşinaslığımızı sunuyoruz.

Allah bizi ve sizi bağışlasın.

Selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha