Havza Haber Ajansı'nın bildirdiğine göre İran İslam Cumhuriyeti İlim Havzaları Müdürü Ayetullah Arafi, İslam dünyası alimlerine hitaben önemli bir mektup kaleme aldı. Ayetullah Arafi'nin birliği vurguladığı mektupta samimi bir şekilde bir araya gelip ortak akıl yürütme tavsiyesinde bulunuldu.
Ayetullah Arafi'nin mektubunun tamamı şu şekildedir:
Bismillahirrahmanirrahim
İslam Dünyasının Saygıdeğer Alimleri ve Islahatçıları
Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'a karşı ancak kulları içinden alim olanlar derin saygı duyarlar." (Fatır Suresi, 28)
İslam tarihi şahittir ki, İslam ümmetinin en zor, en karanlık ve en buhranlı dönemlerinde hiçbir güç, gerçek din alimleri kadar Müslüman toplumun yönünü şaşkınlık ve endişeden dönüşüm, büyüme ve gelişmeye doğru yönlendirememiştir. Cesaret, derin Kur'ani tefekkür, insanı ve kendi zamanını tanıma özellikleriyle ve Allah ile yaratılanlara karşı derin bir sorumluluk ruhuyla hareket eden bu alimler, bulundukları her coğrafyada ve konumda yükselen bir sancak gibi yol göstermişlerdir; parlak bir kandil gibi yolu aydınlatmışlar ve kimi zaman bir kurtuluş gemisi gibi, toplumun fırtınalı dalgaları arasında savrulan şaşkınları güvenli bir limana ulaştırmışlardır.
Bugün de İslam dünyası, çağdaş tarihinin en karmaşık ve çalkantılı dönemlerinden birinin içinden geçmektedir. Bir yanda İslam ümmetinin önünde onura, bağımsızlığa ve medeniyetin yeniden inşasına dönüş için eşsiz fırsatlar açılırken, diğer yanda bu tek bedeni hedef alan derin tehditler ve krizler pusuda beklemektedir. Böylesine hassas bir durumda, hiçbir etken, İslam ümmeti alimlerinin bilinci, basireti ve cesareti kadar geleceğin yolunu aydınlatamaz ve ümmeti bu dönemin zorlu dönemeçlerinden geçiremez.
İnsanlığın kaderi, toplumların güvenlik ve huzuru; bilgi, kültür ve dinin gelişmesi için özgür ve güvenli bir ortamın sağlanması, gerçek din alimlerinin her zaman odak noktasında yer almıştır. Kur'an-ı Kerim'in mantığında, Resul-i Ekrem'in (s.a.a.) ve hidayet önderlerinin siretinde İslam'ın özü; barışın asaletine, güvenliğe ve insan onurunun korunmasına dayanır. Bu barış, zayıflıktan değil; hikmet, adalet ve insanlık ümmetinin kaderine karşı duyulan sorumluluktan doğan bir barıştır.
İslam tarihinin tecrübesi de göstermektedir ki, din alimleri ne zaman dayanışma ve yapıcı bir etkileşim içinde olmuşlarsa, İslam dünyasının büyümesi ve gelişmesi için uygun zemin oluşmuş, milletler arasında sağlıklı ilişkiler kurulmuştur. Buna karşılık, alimlerin safları ne zaman bölünmüş, dar mezhepçi veya hizipçi eğilimler İslam ümmetinin makro vizyonunu gölgelemişse, fitnelerin ve geniş çaplı çatışmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlanmıştır. Öyle ki, bazen alimler birbirlerine "tek ümmet" ufkuyla bakmak yerine, alt gruplaşmaların penceresinden birbirlerinin durumunu analiz etmiş ve istemeden de olsa uçurumların derinleşmesinde rol oynamışlardır.
İslam tarihi şahittir ki, tüm İslami mezheplerin alimleri ümmetin dayanışmasını korumada eşsiz bir rol oynamıştır. Bu rol ne belirli bir mezheple sınırlıdır ne de belirli bir coğrafyayla; bilakis, ortak bir gerçeklikten beslenir: Tek bir Allah'a ve son Peygamber'e olan inancın ışığında bütünleşme ve dayanışma eğilimi.
Bununla birlikte tarih boyunca, alimlerin ilişkilerini siyasileştirmek ve onları güç rekabeti alanına çekmek için pek çok girişimde bulunulmuştur. Bu çabalar zaman zaman İslam ümmetinin durumunu zorlaştırmış olsa da tarihin kritik dönüm noktalarında basiretleri ve tarihi sorumluluk bilinçleriyle büyük çöküşleri engelleyenler yine bu alimler olmuştur.
Hiç şüphesiz İslam toplumlarının kaderi, her şeyden çok İslam alimlerinin birbirleriyle ve toplumla nasıl etkileşim kurduğuna bağlıdır. Eğer bu etkileşim hikmet ve medeniyet vizyonu temeline dayanırsa, umut ve uyum dolu yeni ufuklar açılacaktır. Ancak -Allah korusun- yanlış anlaşılmalar ve dış kışkırtmaların gölgesinde bir kopuş yaşanırsa, müdahalelere ve büyük krizlere giden yol kolaylaşmış olur.
Bugün de İslam dünyasının düşmanlarının bilinen stratejilerinden biri, Müslüman alimleri dar mezhepsel sınırların içine hapsetmek ve hizipsel hassasiyetleri ön plana çıkararak ümmetçi ruhu zayıflatmaktır. Onlar çok iyi biliyorlar ki, eğer bir Müslüman alim meselelere İslam dünyasının yüksek ufkundan bakarsa, insanlığın ve İslam ümmetinin gerçek düşmanlarını doğru bir şekilde tespit edebilir. İşte onların olmasını istemedikleri şey de tam olarak budur.
Belki de savaş ateşinin ve patlamaların ardında bıraktığı yıkımın ortasında -Minab'daki masum kız öğrencilerin narin bedenleri parçalanırken- ilk bakışta İran İslam İnkılabı'nın tarihine değinmek pek uygun görünmeyebilir. Ancak gerçek şu ki, o inkılabın mahiyetini dikkate almadan bugünkü olayların çoğunu anlamak mümkün değildir.
İran İslam İnkılabı, Doğu ve Batı'daki pek çok seçkin düşünürün de şahitlik ettiği gibi, yalnızca siyasi veya belirli bir mezhebe özgü bir olgu değildir. Aksine, etnik köken ve hizip sınırlarını aşan bir ufka sahip, insani ve İslami bir olay olarak kabul edilmiştir. Bu inkılap, çağdaş dünyada din, onur, bağımsızlık ve ilerlemenin bir arada olabileceğini bir kez daha göstermeyi ve Müslümanlara hem emperyalist sistemlere karşı durulabileceğini hem de dini kimlik ve insan onurunda ısrarcı olunabileceğini hatırlatmayı amaçlıyordu.
Geçtiğimiz kırk yılı aşkın süre zarfında, İran İslam Cumhuriyeti hiçbir savaşı başlatmamış ve her ne kadar kendisine birçok savaş dayatılmış olsa da kendi inisiyatifiyle hiçbir ülkeyle askeri bir çatışmaya girmemiştir. Burada asıl önemli olan, İran'ın siyasetine hakim olan şu mantıktır: Savaştan kaçınmak için sürekli çaba göstermek ve anlaşmazlıkları çözmek için diyaloğu ve diplomatik yolları tercih etmek.
İnkılabın ilk yıllarında, yeni kurulan İslam Cumhuriyeti sisteminin sağlamlaştırılmaya çalışıldığı en zor günlerde İran'a sekiz yıllık bir savaş dayatıldı. O dönemde bölgedeki bazı ülkeler ve küresel güçler; mali, askeri teçhizat ve siyasi destekleriyle karşı tarafın yanında yer aldılar. Bu savaşın sonucu, iki Müslüman millet için çok büyük insani ve maddi kayıplar oldu.
Buna rağmen savaş sona erdikten sonra İran, intikam peşinde koşmak veya ağır tazminatlar talep etmek yerine; rasyonaliteye ve İslam dünyasının koşullarına dair ortak bir anlayışa umut bağlayarak kendi taleplerinin çoğundan vazgeçti, hoşgörü ve uzlaşı yolunu seçti.
Bu yaklaşıma rağmen, sonraki yıllarda İran'ın İslam dünyasının kamuoyundaki imajını yıkmak için geniş çaplı çabalar sarf edildi. Tekfir ve sapkınlıkla suçlama söylemleri yaygınlaştı. Hatta bazı durumlarda Siyonist rejim ve ABD ile onların bölgedeki hedeflerini ilerletmek adına işbirlikleri geliştirildi. Bu süreçte bölgenin bazı bölümleri, Siyonist rejimle bir tür stratejik yakınlaşma alanına dönüştü ve İran'ın güney sınırları yavaş yavaş ABD askeri üslerinin büyük çaplı konuşlanma merkezleri haline geldi.
Nihayet son aylarda, bu sürecin yeni bir aşaması kaydedildi. Yaklaşık bir aydır Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail rejimi tarafından, bazı devletlerin de desteğiyle İran halkına ve devletine karşı dayatılmış bir savaş ve açık bir saldırı başlatılmış durumdadır. Bu saldırılarda binlerce masum kadın, erkek ve çocuk şehit olmuş; dahası bazı komutanlar, yetkililer ve en başta da büyük dini merci ve İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah el-Uzma Hamaney de şehit edilmiştir.
Bu saldırılarda altmış binden fazla konut; yüzlerce bilim, sağlık ve sosyal merkez; onlarca fabrika ve ülkenin enerji, sanayi ve iletişim altyapısının bir bölümü hasar görmüş veya yerle bir olmuştur. Bu boyuttaki bir yıkım, yalnızca sınırlı bir askeri operasyon değildi; bilakis, insani ve medeniyete dair boyutları tüm bölgeyi etkileyen bir savaşın açık bir örneğiydi.
Bu olayı daha da karmaşık kılan şey, bu saldırının İran İslam Cumhuriyeti'nin ABD ile ikinci kez müzakere yolunda olduğu bir zamanda gerçekleşmiş olmasıdır. Böylece, diyalog sürecinin tam ortasında, müzakere masası füzeler ve bombalarla darmadağın edilmiştir; bu eylem aslında sadece bir ülkeyi değil, uluslararası ilişkilerdeki müzakere ve güven ilkesini de doğrudan hedef almaktadır.
Böyle bir olay karşısında üzücü olan şudur ki, komşuluk ve İslam kardeşliği iddiasında bulunan bazı devletler, topraklarını, hava sahalarını ve karasularını bu saldırıyı gerçekleştiren güçlerin hizmetine sunmuşlardır. Buna rağmen İran İslam Cumhuriyeti, bölge ülkelerini kardeşi ve komşusu olarak gördüğünü; vereceği yanıtın yalnızca İran'a karşı askeri operasyonların yapıldığı üslere yönelik olacağını ilan etmiştir. Bu da meşru müdafaa hakkı çerçevesinde tanımlanan bir yanıttır.
Bugün yaşananlar salt bir askeri çatışma değildir; bilakis, İslam dünyasının geleceğini ve hatta milletler arası ilişkilerin ahlaki temelini etkileyebilecek nitelikte bir olaydır. Uluslararası sistemde, müzakerelerin ortasında bir ülkeye saldırılabileceği gibi bir kural oluşursa, artık hiçbir bağımsız millet güvenle müzakere masasına oturmayacaktır.
Böyle bir ortamda, İslam dünyasındaki din alimlerinin rolü iki kat daha fazla önem kazanmaktadır. Onlar tarih boyunca ümmetin ahlaki vicdanının bekçileri olmuşlar ve büyük dönüm noktalarında, net sözleriyle birçok krizin seyrini değiştirmeyi başarmışlardır.
Bugün de asıl soru şudur: İslam dünyası, Müslüman milletlerin bağımsızlığının zayıflamasına yol açan bu süreçlere karşı kayıtsız kalabilir mi? İslam topraklarının küresel güçlerin rekabet meydanına dönüşmesi karşısında sessiz kalınabilir mi?
Şüphesiz Kur'an-ı Kerim, Müslümanları onura, birliğe ve gevşeklikten sakınmaya çağırmaktadır:
"Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer inanıyorsanız üstün gelecek olan sizlersiniz." (Âl-i İmrân Suresi, 139)
Bu Kur'an mesajının gerçekleşmesi, her zamankinden daha çok Müslüman alimlerin basiretine, cesaretine ve dayanışmasına muhtaçtır.
Bu yüzden, bu mektubun muhatabı her şeyden önce sizlersiniz; İslam ümmetinin alimleri ve ıslahatçıları. Ta ki, İslam'ın ortak ilkelerini insan hayatının kutsallığını, saldırganlığın çirkinliğini, ahde vefayı ve diyaloğun asaletini savunarak İslam topraklarının ardı ardına gelen savaşların meydanı haline dönüşmesi önlensin.
Hiç kuşkusuz tarih, bu zor günlerde hepimizin davranışlarını ve tutumlarını yargılayacaktır. Gelecek nesiller soracaktır: Bu hassas dönemde din alimleri ne yaptı? Tali ihtilaflarla mı uğraştılar, yoksa İslam ümmetinin onurunu korumak için sahaya mı indiler?
Umulur ki, İslam alimlerinin hikmet ve dayanışma sesi bir kez daha yankılanır; savaşın yerini diyaloğun, ayrışmanın yerini ise bütünleşmenin aldığı bir yol açılır.
Son olarak, İslam alimlerinin sorumluluk bilincinden yükselen bu sesin İslam ümmetinin önünde yeni bir ufuk açması umuduyla; kardeşlik ve diyalog elimizi hepinize uzatıyor, ortak akıl ve empati ışığında insanların acılarını hafifletmek, milletlerin güvenliğini korumak ve İslam dünyasının onurunu pekiştirmek yönünde bir adım atılmasını temenni ediyoruz.
Vesselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü
yorumunuz