Cuma 12 Haziran 2026 - 21:52
Yeni Nesil "Direniş Kültürü"nü Teorik Bir Kavram Olarak Değil, Bizzat Yaşayarak Tecrübe Etti / İmam Humeyni'nin Ektiği Tohumlar Bugün Ulu Bir Çınara Dönüşmüştür

Havza / Ehlibeyt Alimleri Derneği (Ehla-Der) Başkanı Hüccetü'l-İslam vel-Müslimin Kadir Akaras İran'da halkın meydanlardaki varlığının 100. gününü Havza Haber Ajansı için değerlendirdi. Hüccetü'l-İslam Akaras Minab'da yıkılan okulun inşaası için Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol imzaladıklarını, Minab'da akan kanın kendi evlatlarının kanı olduğunu ve zulme karşı kayıtsız kalmayacaklarını söyledi.

Havza Haber Ajansı'nın haberine göre Türkiye'deki Ehlibeyt âlimlerinin faaliyet gösterdiği İstanbul merkezli Ehla-Der'in başkanlığını yürüten Hüccetü'l-İslam vel-Müslimin Kadir Akaras İran'da savaş sonrası halkta oluşan direniş kültürünü değerlendirdi. Röportaj metnini siz değerli okuyuculara sunuyoruz: 

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. ABD ve İsrail'in İran'a saldırması ile başlayan savaşın ilk gününden bu yana halkın meydanlarda gösterdiği dayanışma ve seferberlik dikkat çekiyor. Aradan geçen 100 günlük süreçte, Türkiye'den gelişmeleri takip eden biri olarak bu toplumsal birlikteliği nasıl değerlendiriyorsunuz? İran halkının bu süreçte dünyaya vermek istediği mesajın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Öncelikle, hakikatin sesini duyurma gayretinizden ve bu anlamlı sorularınızdan ötürü ben teşekkür ederim. 100 günlük bu zorlu süreç, bize İslam İnkılabı'nın temellerinin ne kadar sağlam olduğunu bir kez daha gösterdi. ABD, Siyonist İsrail rejimi ve Batılı güçlerin temel yanılgısı, İran'ı sıradan bir ulus devlet refleksiyle değerlendirmeleridir. Oysa karşılarında gücünü inancından alan, şehadeti bir son değil, zafer olarak gören bir halk var. Benim de bizzat ziyaret ederek yerinde şahit olduğum İran halkının meydanlardaki bu eşsiz dayanışması, tüm dünyaya ve özellikle de küresel müstekbirlere şu mesajı vermektedir: "Bizi ambargolarla, bombalarla veya içeriden kışkırtmalarla dize getiremezsiniz. Biz, izzetli yaşamayı zillet içinde yaşamaya tercih eden bir inancın evlatlarıyız." Bu seferberlik, direniş ekseninin bir askeri yapıdan ibaret olmadığını, etnik, mezhebi ve farklı aidiyetlerden bağımsız olarak toplumsal bir inanç sistemi olduğunu kanıtlamıştır. 

Bu süreçte İran'ı ziyaret etme fırsatınız da oldu. İran halkına ilişkin uluslararası medyada oluşturulan algı ile sahada gözlemlediğiniz gerçeklik arasında ne gibi benzerlikler veya farklılıklar gördünüz?

Batı ve Siyonist güdümlü medya, yıllardır İran içinde bir fay hattı, bir kopuş olduğu algısını oluşturmaya çalıştı. İran'daki İslami düzeni tek bir kişinin varlığına bağlayarak, o kişinin terör edilmesi halinde sistemin çökeceği düşüncesini yaymaya gayret etti. Ancak sahadaki gördüğüm tablo bunun tam zıddıydı. Ziyaretimiz sırasında birçok kentte gözlemlediğim şey, derin bir metanet, tevekkül ve devlete olan sarsılmaz güvendi. Medyanın çizdiği, "korkmuş, kutuplaşmış ve yıkılmak üzere olan" toplum tablosu koca bir yalandan ibaretti. Tam aksine, dışarıdan gelen bu varoluşsal tehdit, farklı etnik ve kültürel kökenlerden gelen tüm halkı tek bir yumruk haline getirmiş durumda.  

Savaşın ilk gününde ABD'nin saldırısı sonucu 168 çocuk ve öğretmenin şehit olduğu Minab'daki ilkokul ile ilgili sosyal bir proje başlattınız. Bu projenizden bahseder misiniz? 

Minab'da 168 çocuk ve öğretmenin, eğitim yuvalarında şehit edilmesi, Siyonist vahşetin ve Amerikan emperyalizminin kural, ahlak ve sınır tanımazlığının en kanlı delilidir. Türkiye'deki direniş dostları olarak, bu tarifsiz acıya kayıtsız kalamazdık. Şehit yavrularımızın aziz hatırasını yaşatmak için, EHLADER ve Kevser Kurumları öncülüğünde, Kevser Uluslararası İnsani Yardım Derneği eliyle, kapsamlı bir kardeşlik ve dayanışma projesi başlattık. Bu proje kapsamında hem o bölgedeki eğitim altyapısının yeniden inşasını sağlamak, hem de şehitlerimiz için anma programları düzenledik. Ziyaretimizde de İran Milli Eğitim Bakanlığı ile görüşerek, Minab'da yapılacak okullardan birinin sorumluluğunu imzaladığımız protokolle üstlendik. İnşallah yeni eğitim öğretim yılına kadar Minab'daki Türkiye-İran kardeşlik okulunu inşa ederek, İran halkının hizmetine sunacağız. Amacımız, zalimin yıktığı umudu, ümmetin şefkatiyle yeniden yeşertmektir. Orada akan kan, bizim evlatlarımızın kanıdır. 

Bu savaşın ardından dünya kamuoyunda, özellikle bölge ülkelerinde, ABD ve İsrail politikalarına yönelik eleştiriler daha görünür hâle geldi. Sizce bu algı değişiminin temel sebepleri nelerdir?

Maskeler düştü ve hakikat tüm gerçekliğiyle ortaya çıktı. Batı'nın yıllardır dünyaya pazarladığı, "insan hakları", "demokrasi", "çocuk hakları" gibi kavramların, konu Müslümanların kanı olduğunda hiçbir anlam ifade etmediği anlaşıldı. Algı değişiminin temel sebebi, Gazze'de yaşanan soykırım, Lübnan'daki katliamlar ve İran'a yönelik haksız ve gerekçesiz savaşla birlikte bu riyakarlığın artık gizlenemeyecek boyutlara ulaşmasıdır. Sadece bölge ülkelerinde değil, Batı başkentlerinde bile vicdan sahibi insanlar, Minab'daki gibi sivil katliamları gördükçe, kendi hükümetlerinin bu suça nasıl ortak olduklarını sorgulamaya başladı. ABD ve İsrail'in "yenilmezlik" ve "haklılık" anlatısı, dökülen masum kanlarda boğuldu elbette bu hakikatin ortaya çıkmasında İran halkının birliği, yönetimin dirayeti ve rehberlik makamına olan bağlılıkla birlikte Allah’ın yardımı ve İmam Mehdi’nin inayeti bulunmaktadır. 

Türkiye'de de halkın çoğunluğunun nezdinde ABD ve İsrail'in "düşman ülkeler" olarak algılandığını biliyoruz. Türkiye kamuoyunun İran'a yönelik saldırılar konusundaki yaklaşımını nasıl gözlemlediniz? Farklı siyasi görüşlere sahip kesimlerde bu konuda benzer yaklaşımlar sağlandı mı?

Anadolu insanının mayasında, zalime karşı durmak ve mazlumun yanında olmak vardır. Siyasi görüşlerimiz, yaşam tarzlarımız veya mezheplerimiz farklı olabilir. Ancak emperyalizm ve Siyonizm'in coğrafyamızı kan gölüne çevirmesi söz konusu olduğunda Türkiye halkının vicdanı ortak bir reflekse sahiptir. ABD ve İsrail'in saldırganlığı, Türkiye'de sağcı-solcu, muhafazakar-seküler ayrımı gözetmeksizin büyük bir tepkiyle karşılandı. Çünkü bu halk, emperyalizmin nihai hedefinin tüm bölgeyi parçalamak olduğunu bilecek kadar derin bir tarihi bilince sahiptir. Bu süreç, anti-emperyalist duruşun Türkiye'de toplumsal bir mutabakat olduğunu bir kez daha gösterdi. 

İmam Humeyni'nin rıhletinin yıldönümünü geride bıraktığımız bu günlerde; İran'ın savaş sürecinde aldığı siyasi ve askeri kararları değerlendirirken, İmam Humeyni'nin ortaya koyduğu "düşünce ve mektebin" etkisini nasıl yorumluyorsunuz?

İmam Humeyni'nin (RA) ortaya koyduğu mektebin temel taşı, "Ne Doğu ne Batı, İslam Cumhuriyeti" şiarı ve mutlak bağımsızlıktır. Vefatının yıldönümünde bir kez daha gördük ki, ektiği tohumlar bugün ulu bir çınara dönüşmüştür. İran'ın savaş sürecinde aldığı askeri ve siyasi kararlar, birer stratejik hamle olmanın ötesinde, İmam'ın "hakkın batıla mutlak galibiyeti" inancının sahadaki tezahürüdür. Velayet-i Fakih makamının dirayeti ve toplumun bu makama olan sadakati, İmam'ın mirasının ne kadar diri olduğunu gösterdi. İmam Humeyni'nin direniş doktrini olmasaydı, onca yaptırım ve saldırı karşısında ayakta kalabilmek mümkün olmazdı. İran'ın İslam Devrimi'nden bu yana yaşadıklarını herhangi başka bir ülke yaşasaydı, bugüne kadar çoktan yok oluşunu görmüş olurduk. 

Sizce bu savaşın İran toplumu üzerinde bıraktığı en önemli siyasi, sosyal veya kültürel etki ne olacaktır?

 

Bana göre en büyük etki, yeni nesil üzerinde gerçekleşmiştir. İslami devrimin ilk yıllarını ve Kutsal Savunma dönemini görmemiş olan gençler, "Direniş Kültürü"nü teorik bir kavram olarak değil, bizzat yaşayarak tecrübe ettiler. Bu savaş toplumun genetik kodlarındaki bağımsızlık ruhunu yeniden alevlendirdi, milli ve dini kimliği adeta çelikleştirdi. Dökülen şehit kanları, toplumsal bünyesini zayıflatmak yerine direniş ve geleceğe dair inancını tahkim etmiştir. Sadece İran halkı değil, tüm mazlum ve mustazaf halklar da boyun eğmenin bir kurtuluş olmadığını, asıl kurtuluşun direniş olduğunu görmüş oldu. Tüm dünya halkları, emperyalist ve Siyonist projelere karşı direniş ve zafer yolunun açık olduğunu anladı. 

Son olarak, eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak bu zorlu imtihan günlerinde, İslam ümmetinin tek kurtuluş reçetesinin vahdet, kardeşlik ve rehberlik makamına itaat olduğunu anımsatmak isterim. Yapay ayrılıkları, mezhepsel kışkırtmaları ve etnik fitneleri bir kenara bırakıp, ortak düşmana karşı tek bir saf olma vaktidir. Zafer, hiç şüphesiz Allah'a güvenenlerin ve direnenlerin olacaktır. Bizler İran İslam Cumhuriyeti’nin komşu ve kardeşi olan Türkiye halkı, İran ve direniş cephesinin yanında olduğumuzu bir kez daha inal ediyoruz. Dayanışma sesimizi duyurmamıza vesile olduğunuz için size de teşekkür ediyor, başarılar diliyorum. 

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha