Cuma 10 Temmuz 2026 - 00:10
Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

Havza / Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî geçtiğimiz akşam katıldığı televizyon programında Kur’an ayetlerinden hareketle “zafer anlatısı”nın, “yenilgi anlatısı” karşısındaki konumunu açıkladı.

Havza Haber Ajansı'nın haberine göre İran'ın resmi devlet televizyonunda İran Vakti programına katılan Uzmanlar Meclisi üyesi Hüccetü’l-İslam ve’l-Müslimin Muhammed Mehdi Mirbakırî savaş ilahiyatı konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Sunucuların sorduğu soruları samimi ve ilmî cevaplar vererek açıklayan Hüccetü'l-İslam vel-Müslimin Mirbakırî'nin katıldığı programın metni ilgi duyan okuyuculara sunulmaktadır:

Öncelikle aziz rehberimizin ve özellikle on iki günlük savaş ve Ramazan Savaşı sürecinde şehit olan bütün yüce şehitlerimizin şehadetinden dolayı taziyelerimi sunuyorum.

Şunun altını çizmek gerekir ki, onun şehadeti öylesine büyük bir hadisedir ki, bu olayın büyüklüğü göz ardı edilemez. Biz tarih boyunca Şia ve İslam dünyasında şehit edilmiş büyük âlimlere sahip olduk. Hatta bu konuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Nitekim merhum Allame Eminî, “eş-Şühedâü’l-Fazîle” adlı eserinde büyük ilim şehitlerinden bahsetmiştir. (Bunlar arasında Birinci Şehid, İkinci Şehid, Kadı Nurullah ve diğerleri bulunmaktadır.) Çağdaş dönemde de ruhaniyet içerisinden büyük şehitler vermiş bulunuyoruz.

Ancak bu şehadet, istisnai bir şehadettir. Çünkü bu olay, merciiyet makamındaki, yüce kişiliğe ve Şia ile İslam dünyası üzerindeki büyük konuma sahip bir şahsın şehadetidir. Kendisi büyük ve resmî bir merciydi. On iki günlük savaşın ardından onun İslam dünyasındaki konumu daha da yükseldi ve özgür insanların lideri hâline geldi.

Bu, çok büyük ve eşi benzeri az görülen bir hadisedir. Yahudiler tarih boyunca İslam ve Şia ile sürekli mücadele etmiş ve onlara zarar vermiştir; ancak Şia’ya karşı böyle bir eylemin gerçekleştirilmesi nadir görülen bir olaydır.

Elbette “bunu istememişlerdi” demiyorum; fakat bunu gerçekleştirememişlerdi ve şartlar onlar için uygun değildi. Bu nedenle bu olay basitçe geçiştirilemez. Şüphesiz, özellikle İslam İnkılabı tarihini açıklamak istediğimizde, onun şehadetinden önceki dönem ile sonrasındaki dönemin arasında temel bir fark olduğunu söylememiz gerekir.

Dolayısıyla bu hadise büyük bir olaydır ve küçümseyici veya indirgemeci bir bakışla değerlendirilmemelidir. Bu mesele sona ermiş değildir; aksine bizimle düşman cephesi arasında gerçekleşecek yeni olayların başlayacağı yeni bir aşamanın başlangıcıdır.

Nitekim tarihî ve büyük ölçekte de Hz. Seyyidü’ş-Şühedâ İmam Hüseyin’in (a.s.) şehadeti bir yolun sonu olmamış; bilakis hak cephesi ile batıl cephesi, şeytanın düzeni ile peygamberlerin yolu arasındaki büyük mücadelenin yeni bir aşamasının başlangıcı olmuştur.

Aşura’da meydana gelen facia, âlemde büyük dönüşümlerin başlangıcı olmuş ve kâinatta etkiler bırakmıştır. Bu hadise de böyledir. Bazen masumlardan (a.s.) nakledilen ve zuhur alametlerinden biri olarak zikredilen “Nefs-i Zekiyye’nin şehadeti” ifadesinin sadece bir işaret olduğu düşünülür. Oysa bu şehadetle birlikte büyük bir hadisenin de gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. Nitekim bugün de bu gelişmeler; İran toplumunun derinliklerinde, Şia dünyasında, İslam âleminde ve bütün dünyada meydana gelmektedir. İnşallah bu süreç hedefine ulaşacaktır.

Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

Kısastan İntikama; Suçluların Yargılanmasından İlahi Vaadin Zuhur ile Gerçekleşmesine...

İkinci nokta şudur: Bu büyük kan ve dökülen diğer değerli kanlar hakkında -komutan ve bilim insanlarından, özellikle de şehit edilen kadın ve çocuklara kadar- uzanan bu kayıplar karşısında düşmana verilmesi gereken cevabı ele alacak olursak, kanaatimce bunu iki aşamada değerlendirmek gerekir:

Birinci aşama: Kısas meselesidir.

Bu suça doğrudan veya dolaylı olarak karışmış olan kişiler mutlaka yargılanmalıdır ve hiç şüphesiz kısas edilmelidir. Bu konuda hiçbir şüphe yoktur. Bazılarının kim olduğu bilinmektedir; bazılarının ise suçlamaları henüz kesinleşmemiştir. Bu durumlar da takip edilmeli ve suçları kanıtlandıktan sonra en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Bizim oluşturmamız gereken imkânlardan biri de terör ve suçlara karşı verilecek bu cevapla ilgilidir. Bu da güç ve caydırıcılık kapasitesini hazırlamak için gerekli olan imkânlardan biridir ki düşman bir denge noktasına ulaşsın.

Dolayısıyla eğer dengeyi değiştirmek ve bozmak istiyorsak, bu bizim temel görevlerimizden biri ve güç kapasitemiz içerisinde oluşturulması gereken önemli zeminlerden biridir.

Kısas, intikamın kendisi midir?

Benim kastettiğim şudur: İntikam, kısastan daha geniş bir kavramdır. Örneğin İmam Hüseyin’in (a.s.) öldürülmesi olayında kısas söz konusudur. Bunun önemli bir bölümü de Muhtar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak bu, Seyyidü’ş-Şühedâ’nın (a.s.) tam anlamıyla intikamının alınması anlamına gelmez.

Seyyidü’ş-Şühedâ’nın intikamı, tarihî ve karmaşık aşamalar içerisinde gerçekleşecek olan ve nihayetinde zuhurla tamamlanacak olan bir hakikattir. Esasen Eyyamullah’tan biri, zuhur günü ve hakkın nihai zafer günüdür. İmam Mehdi’nin (a.s.) önderlerinin ve askerlerinin sloganı, hatta bizzat Hazret’in sloganı:

“Yâ Lisârâti’l-Hüseyin” (Ey Hüseyin’in kanının intikamını isteyenler!) olacaktır. Bu intikam süreci her şeyden önce çok büyük bir meseledir. Düşmanın Kerbelâ’da döktüğü temiz kanın gerçek intikamı; şeytan düzeninin tamamen ortadan kaldırılmasıdır ve şüphesiz bu gerçekleşecektir. Elbette bu mesele aşamalar hâlinde gerçekleşecektir.

Bu, Allah Teâlâ’nın şeytanın düzenini daha o gün, yani Aşura günü ortadan kaldırmaya gücünün yetmediği anlamına gelmez. Allah buna kadirdi. Nitekim bizzat İmam Hüseyin (a.s.) de bunu gerçekleştirmeye güç yetirebilirdi. Rivayet edilmiştir ki Hazret Medine’den çıktığında cinlerin önde gelenleri yanına gelerek şöyle arz ettiler: “Geri dönün; bu işi biz tamamlarız.” Ancak Hazret şöyle buyurdu:

“Eğer mesele böyle olsaydı, ben bu işi sizden daha iyi yapmaya güç yetirirdim.”

Dolayısıyla bu işin kendine özgü kuralları ve ilahi sünnetleri vardır. İntikam meselesi de böyledir. Hz. Ali’ye (a.s.) karşı gerçekleştirilen olay da çok büyük bir intikam gerektirmektedir; ancak o Hazret de ilahi bir sabra sahiptir. Rivayet edilmiştir ki biri Hz. Ali’ye (a.s.) şöyle sordu:

“Ey Efendim! Bunca imkân ve güce sahip olduğunuz hâlde, Allah’ın en büyük ismine sahip olduğunuz hâlde ve Kadir Gecesi’nde meleklerin ve Ruh’un indiği bir durumda, neden bu olaylar karşısında sabrediyorsunuz? Şimdi de bütün emir düzeni İmam Mehdi’nin (a.s.) elindedir; o hâlde O Hazret bu olaylar karşısında nasıl sabretmektedir?”

Hazret şöyle buyurdu:

“Biz Allah’ın hazinedarlarıyız; ancak altın ve gümüş hazinedarları değiliz. Çünkü bunlar, Allah’ın bize verdiği şeylerin yanında hiçbir değer taşımaz.”

Ardından şöyle buyurdu:

“Bel alâ esrâri tedbîrillah”

Yani: “Biz Allah’ın tedbirinin sırlarına vâkıfız.”

Bu sebeple Allah’ın takdiri ve tedbiri doğrultusunda hareket ederiz:

“Onlar ikram edilmiş kullardır; O’nun sözünün önüne geçmezler…”

(Bu, Kur’an’daki Enbiyâ Suresi 26-27. ayetlere işarettir.)

Dolayısıyla açıkça anlaşılmaktadır ki intikamdan söz etmek, Allah Teâlâ’nın bunu bir günde gerçekleştiremeyeceği anlamına gelmez. Eğer uzun vadeli bir plandan söz ediyorsak, bunun sebebi şudur: Bu süreç içerisinde bazı olayların ve zeminlerin oluşması gerekir:

Hak cephesinin inşa edilmesi gerekir.

Müminlerin safı ile münafıkların safı birbirinden ayrılmalıdır.

İmanın dereceleri ortaya çıkmalıdır.

Tarih içerisinde büyük olaylar, Kerbelâ ekseninde gerçekleşmelidir.

Bunun sonucunda bu yolun son noktası şu olacaktır: Dünyalık ve maddi imkânlar için savaşmayan; aksine sloganı “Yâ Lisârâti’l-Hüseyin” olan, yani İmam Hüseyin’in (a.s.) kanını savunmak için meydana çıkan hazır ve olgunlaşmış bir cephenin oluşması.

Bu cephe böyle bir olgunluğa ulaşmalıdır. Çünkü insan böyle bir seviyede yetişmezse, kendi kişisel motivasyonlarıyla mücadele alanına girer. Bu ise artık İmam Hüseyin’in (a.s.) kanının intikamı olmayacaktır.

Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

Kısas, İlk Basamak; Gerçek İntikam ise Amerika’nın Bölgeden Çıkarılmasıdır

Kısas, intikamdan farklıdır dedik. İki işin gerçekleştirilmesi gerekir: Birincisi: İntikam için güç hazırlığına sahip olmamız gerekir. Yani gerekli kuvveti, kapasiteyi ve hazırlığı oluşturmalıyız.

İkincisi: Kısas için planlama yapılmalıdır.

Kısas meselesi terk edilemez. Çünkü eğer burada denge bozulursa, düşmanın eli serbest kalır. Bu nedenle bizim iki alanda dengeyi yeniden oluşturacak bir plan yapmamız gerekir. Bu da kendi başına bir plan, program ve bağımsız bir çalışma gerektirir; elbette zorlu ve inişli çıkışlı bir süreçtir. İslam İnkılabı tarihinde de bu tür örneklerin bazı dönemlerde yaşandığı görülmektedir.

Bu işin adı kesinlikle terör değildir. Düşman bizi terörle suçlayabilir; ancak yapılan şey, düşmanın gerçekleştirdiği teröre karşı verilen cevap ve gerçekte kısastır.

Şehadetin faillerine karşı kısas; yalnızca hukukî bir tutum veya slogan değildir. Bu, güç hazırlığı, akıllı kaynak kullanımı, operasyonel planlama ve somut saha tasarımını gerektirir; yani uygulanabilir bir strateji seviyesinde tanımlanmalıdır. Nasıl ki düşman üslerini hedef almak için füze üretiyor ve insansız hava araçları geliştiriyorsak, kısası uygulamak için de tasarım ve planlama yapmamız gerekir.

Evet, bu alanda da üzerimize düşeni yerine getirmeliyiz. Bir süre şu konu üzerinde düşünüyordum: Biz aslında dünya çapında mevcut mahkemeler karşısında İslami bir yargı gücüne ihtiyaç duyuyoruz.

İnsanlığın haklarına saldıran ve onları ihlal eden kişiler — yalnızca bizim haklarımıza değil, diğer milletlerin ve bütün insanların haklarına saldıranlar — açık ve özgür bir yargılama sürecinde mahkeme önüne çıkarılmalıdır. Karar uygulanmalı; onların avukatları da mahkemede hazır bulunmalı ve tam bir özgürlük içinde savunmalarını yapmalıdır. Yani ilahi hükümlere dayanan resmî bir mahkeme kurulmalıdır ki bu kişilere ilişkin İslam’ın hükmünün ne olduğu açıkça ortaya konulsun. Bundan sonra hüküm verilmelidir. Bu hüküm yalnızca bu kişilerle veya yalnızca İran’la sınırlı olmamalıdır.

Kanaatimce bu mesele; gerçek kişileri, tüzel kişileri, devletleri, şirketleri kapsamaktadır.

Yani insanlara zulmeden, gerek siyasî, gerek kültürel, gerek ekonomik alanda saldırıda bulunan herkes…

İnsanların kanını döken ve milletleri sömürgecilik tehdidi altında bırakan kişiler mutlaka yargılanmalıdır. Bu hükümlerin uygulanmasının dayanağı ise bir taraftan milletleri bilinçlendirmek, diğer taraftan da haklarını elde etmeleri için onları mümkün olduğu ölçüde güçlendirmektir.

Adil kısas; İslami bir yargı sistemi, açık hükümler ve güçlü bir uygulama desteği gerektirir.

Bugün bana göre kısasın gerçekleşmesinin yollarından biri şudur: İslami yargı esaslarına dayalı bir hukuk sistemi oluşturmalıyız ki bu kişilerin ve kurumların her biri hakkında verilecek hükümler açık şekilde belirlensin.

Bazı hükümler son derece açıktır; bazı konularda ise belirsizlikler olabilir. Ancak hüküm netleştiğinde, onu uygulayacak kapasitenin de oluşturulması gerekir. Hükmün uygulanması da ayrıca planlama gerektirir. Bugün oluşturdukları uluslararası yargı kurumları da kendi destek mekanizmalarını meydana getirmiştir. Uluslararası sistemden, hatta kararlarının uygulanmasını sağlayan askerî güce kadar çeşitli dayanaklara sahiptirler.

Bu nedenle bizim mutlaka uygulama kapasitesine sahip bir güçler bütünümüz olmalıdır ki terörün önüne geçebilelim ve kısas gücüne sahip olabilelim. Yani hem hüküm verilmeli hem de verilen hüküm uygulanmalıdır. Açıkça belirtilmelidir ki bu eylem terör değildir. Aksine bizim, karar veren mantıklı ve makul bir hukuk sistemimiz vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız.”

(Bakara Suresi, 179. ayet)

Esasen kısas terk edilirse, insan toplumunun hayatı tehlikeye girer. Kısasın önemli işlevlerinden biri, hak cephesinin batıl cephesine karşı caydırıcılığını sağlamaktır. Onlar birtakım eylemler gerçekleştirirler. Eğer bu alanlardaki denge onların lehine oluşursa, İslam dünyasının ve hak cephesinin güvenliğini bozarlar. Bu nedenle kısas, bir kenara bırakılabilecek bir mesele değildir.

Kısas alanında dengeyi sağlamak için mutlaka planlama yapılmalıdır. Bu sebeple ifade ettim ki bunun dayanağı bir yargı sistemi olabilir. Eğer henüz uluslararası düzeyde böyle bir İslami yargı gücü oluşmamışsa, en azından kendi ülkemizde bu meseleye önem verilmelidir. Elbette uluslararası İslami bir yargı kurumu henüz oluşturulmamış ve yapısı meydana getirilmemiştir. Oysa kanaatimce bu yapı mutlaka kurulmalıdır.

Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

Bugün biz yeni bir dünya düzeni sürecindeyiz ve bu dönemin gerekliliklerinden biri yeni yapılar oluşturmaktır. Biz kendimiz için yeni müttefikler tanımlamalıyız. Bu çerçevede, dünyada Batı’nın yargı sistemine paralel olacak bir uluslararası İslami hukuk yapısının oluşturulması, en hayati adımlardan biri olarak değerlendirilmelidir.

Bu Hareket Tamamen Mantıklı Bir Yaklaşımdır; Terör veya Taciz Olarak Tanımlanmasına İzin Verilmemelidir

Bu hareket, tamamen mantıklı bir yaklaşımdır. Bu tür eylemlerin terör veya taciz şeklinde tanımlanmasına izin verilmemelidir. Aksine bu, sağlam hukukî temellere dayanan, açık ve meşru bir hukukî faaliyet olarak görülmelidir ve mutlaka uygulama aşamasına da ulaşmalıdır. Bu yargı sistemi, yalnızca terörü önleyecek değil; aynı zamanda “kısas” gücüne de sahip olacak bir destek mekanizmasına sahip olmalıdır. Biz terör karşısında direnecek ve kısas uygulayacağız; çünkü kan davası talep etme hakkımız vardır.

Ancak şunu bilmeliyiz ki, temiz ve değerli bir kan döküldüğünde, bu olay; amacı kanı dökülenlerin hakkını gerçekleştirmek olan büyük bir harekete dönüşmelidir. Örneğin, Kerbelâ olayında bir intikam süreciyle karşı karşıyayız. Ancak üzerinde düşünmemiz gereken şudur: Bu intikam nasıl gerçekleşmektedir?

Gerçek intikam, “ümmetin Aşurası” gölgesinde şekillenmelidir. Öyle ki toplum; basiretle düşmanı tanımalı, tavır almalı ve saflarını belirlemelidir. Bu süreçte manevî kararlılık ve iradenin yanında, teorik ve pratik imkânların (maddi ve manevi altyapının) hazırlanması da zorunludur. Böylece nihayetinde, Hz. İmam Mehdi’nin (a.s.) rehberliği altında büyük bir hareket meydana gelir ve gerçek intikam gerçekleşir.

Bu gelişim aşamaları Ziyaret-i Aşura’da açıklanmıştır. Eğer Aşura hadisesine yalnızca bir günde gerçekleşmiş kısa bir savaş olarak bakarsak, onun diğer tarihî savaşlardan farkı çok fazla olmayacaktır. Ancak bu olayın yeryüzünü, gökyüzünü ve bütün Müslümanları sarsacak kadar büyük bir azamet ve boyuta sahip olduğunu anlarsak, onun gerçek hakikatini kavrayabiliriz. Nitekim Ziyaret-i Aşura’da şöyle okuruz:

“Musibet gerçekten büyük oldu, çok büyük ve yüce oldu. Senin başına gelen musibet bizim için, bütün İslam için çok büyük ve ağır oldu. Senin musibetin, göklerde ve onların bütün sakinleri üzerinde de çok büyük oldu…”

Hz. Seyyidü’ş-Şühedâ İmam Hüseyin (a.s.), kahramanca ve aynı zamanda mazlumane bir hareketle dünyayı değiştirmiştir. Bu büyük hareket, sonraki aşamalarda intikam planına dönüşmektedir. İstesek de istemesek de bütün âlemin güçleri bu temiz kanın hizmetine girerek kan hakkının yerine getirilmesine yönelmektedir.

Bu; inen meleklerden —kendilerine “daha sonra gelin” denilenlerden— başlayarak, tarihî basirete ulaşan, saflaşmayı anlayan ve hak ile batıl cephesini birbirinden ayıran bir ümmetin sahip olacağı bütün güce kadar uzanmaktadır.

Bu mücadele, İbn Ziyad ve Ömer bin Sa’d ile Seyyidü’ş-Şühedâ arasındaki bir mücadele değildir. Hatta sadece Yezid ile İmam Hüseyin arasındaki bir mücadele de değildir. Bu, iki tarihî cephe arasındaki savaştır. “Allah bir ümmete lanet etsin…” Bu süreç zamanla bir saflaşmaya dönüşür. Bu saflaşma, beraat aşamasıdır; yani düşmanın hak cephesini kendi içinde eritmesine izin vermeyen büyük cihattır (cihad-ı kebir).

Ardından saf düzeni ve savaş aşaması gelir ve nihayet İmam Mehdi’nin (a.s.) yanında gerçekleşecek kan hakkının alınmasına ulaşır. Bu aşamalar, bireysel ve toplumsal manevî yolculuğu Aşura ekseninde şekillendirir.

Bu yol gerçekleştiğinde, ilahî yardımla bu büyük işi mümkün kılacak mansur bir imama ihtiyaç duyan bir cephe meydana gelir. Gerçek kan hakkının alınması bu kadar basit değildir; ancak bütün âlemin güçlerini bu hedef doğrultusunda harekete geçirecek mansur bir imamın varlığıyla gerçekleşebilir. Dolayısıyla bu, büyük bir projedir.

Bu proje öncelikle, intikamı alınacak kanın büyüklüğünü anlamayı gerektirir. Önce olayı bütün azametiyle tanımalıyız.

Ardından düşman safını ve hak safını teşhis etmeli; bu ikisi arasında tavır alma ve mücadele düzeni oluşturmalıyız. Masum İmamlar (a.s.) bu yolu takip etmektedirler ve bizim de bu büyük imamların planı çerçevesinde hareket etmemiz gerekir.

Bu plan, bir yandan hız ve zaman kaybından kaçınmayı gerektirir —nitekim bir saat bile kaybedilmemelidir— ancak kesinlikle aceleci ve hazırlıksız sonuç arayışı anlamına gelmez.

“Sârîû” (yarışın, hızlanın) veya “sâbikû” (öne geçmeye çalışın) ayetleri vardır; ancak bu büyük iş, altyapılar ve hazırlıklar gerektirir.

Nitekim İnkılap Rehberi'nin ifade ettiği gibi:

Amerika’ya verilecek ceza, bölgeden çıkarılmasıdır.”

Şehit Süleymani’nin kanının intikamı da bu şekilde gerçekleşecektir. Daha önce İslam İnkılabı çerçevesinde başlayan hazırlıklar, Amerika ile bölgesel bir mücadele için daha ciddi bir tasarımla takip edilmiştir. Bu çalışma altyapı gerektiriyordu. Bunların başında zihinsel hazırlık, müminler arasında birlik ve dayanışma, bu karşılaşmanın haklılığını dünyaya gösterecek küresel bir zemin oluşturmak gelmekteydi.

İnkılap Rehberi, daha ilk günden kendi planlamalarını ortaya koydu ve son günlerde de eğer bir savaş çıkarsa bunun bölgesel bir savaş olacağını vurguladı. Şehit Süleymani de hayatını bu yolda ortaya koydu.

Yani hüküm verilmeli ve aynı zamanda uygulanmalıdır ki dünyaya bizim akılcı bir hukuk sistemi temelinde karar verdiğimiz açıkça gösterilsin. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.”

(Bakara Suresi, 179. ayet)

Eğer kısas gerçeği insan toplumundan kaldırılırsa, bütün insan hayatı tehlikeye girer.

Şunu da dikkate almak gerekir ki intikam, stratejik sabır ve ilahî tedbir doğrultusunda hareket etmekle bağlantılıdır. Rivayetlerde, İmam Mehdi’nin (a.s.) olaylar karşısında sabrettiği ifade edilir. Çünkü O, “Allah’ın tedbir sırlarının hazinedarıdır.” Dolayısıyla bunun uzun vadeli bir plan olduğunu söylüyorsak, bunun sebebi şudur:

Hak cephesi inşa edilmelidir, müminlerin safı ile münafıkların safı birbirinden ayrılmalıdır ve iman dereceleri oluşmalıdır. Böylece nihayetinde, maddî çıkarlar için değil; “Yâ Lisârâti’l-Hüseyin” sloganıyla meydana çıkacak bir cephe hazırlanmalıdır.

Eğer insan böyle bir seviyede yetiştirilmezse, kişisel motivasyonlarıyla mücadele alanına girer ve bu artık “İmam Hüseyin’in (a.s.) kanının intikamı” olmayacaktır. Bu çerçevede, İnkılap Rehberi'nin Şehit Hacı Kasım Süleymani’nin şehadetiyle ilgili olarak ifade ettiği: "Sert intikam, Amerikalıların bölgeden çıkarılmasıdır." sözü, işte bu büyük stratejik tasarımın bir örneğidir. 

İlahi Sünnetten Millî İradeye; Zafer Yol Haritası

Mutlaka şunu bilmeliyiz ki hak galip gelecektir ve hak ile batıl arasındaki her mücadelede bizim anlatımız zafer anlatısı olmalıdır. Bu bir hayal veya kuruntu değildir. Mücadele her zaman zafer çizgisinde ilerler; ancak bu zaferin de kendine ait kuralları vardır. Öncelikle şehit rehberimizden bir cümle aktarmak istiyorum. Kendileri şöyle buyuruyor:

“Bu ülkenin geleceğine ilişkin benim ümidim ve bakışım çok aydındır. Allah Teâlâ’nın bu milleti en yüce derecelere ulaştırmayı irade ettiğini biliyorum.

Bilin ki inşallah İran milleti, İslam’ın ve İslamî düzenin bereketiyle kesinlikle en yüksek derecelere ulaşacaktır. Büyük bir medeniyetin ve Rönesans karşısında duran büyük bir küresel hareketin öncüsü olan böyle büyük bir millet…

Bilin ki düşmanın komplosu, sabotajı, saldırısı ve darbeleri hiçbir etki oluşturmayacaktır. Gerçek anlamıyla düşman hiçbir şey yapamayacaktır.”

Düşman gerçekten bir şey yapabildi mi, yapamadı mı? “Hiçbir şey yapamayacaktır” ifadesinden maksat şu değildir:

“Eğer siz direnirseniz ve planınızı doğru şekilde uygularsanız, düşman hedeflerine ulaşacaktır.”

Aksine anlamı şudur: Siz kendi hedeflerinize ulaşacaksınız, o ise kendi amacına ulaşamayacaktır. Peki bu ifadenin anlamı nedir? Eğer İmam Hamaney şöyle deseydi: “Amerika hiçbir şey yapamaz.” Bu, Amerika’nın bize ekonomik zarar veremeyeceği anlamına mı gelirdi? Oysa Amerika dünyanın en büyük ekonomik gücüdür, en büyük askerî güçlerinden biridir ve devlet ve milletlerle en geniş ilişki ağına sahip ülkedir. O hâlde neden bize sıkıntı oluşturamaz? Bu bakış açısı basit bir anlayıştır; hatta hiçbir çocuk bile böyle düşünmez.

Öyleyse büyük İmamımız bunu neden böyle ifade etti? Şehit İmam burada şunu söylüyor:

Biz galibiz ve düşman hiçbir şey yapamayacaktır. Peki düşman ne yapmak istiyor? Düşman bu milleti kendi düzeninin içinde eritmek, kendi bünyesine katmak istiyor. Yani İmam’ın ifadesiyle; onun kültürünü, siyasetini ve ekonomisini “yutmak” istiyor.

Bu yutma yalnızca ekonomik değildir. Düşman, kendi kültürünün karşısında bir bayrağın yükseldiğini ve dünyada dalgalandığını hissediyor. Bu bayrağı indirmek ve onu kendi düzeni içinde eritmek istiyor.

Peki bunu başarabilir mi? Hayır. Çünkü bu lokma, onun hazmetme kapasitesinden çok daha büyüktür.

Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

Zeynebî Anlatımla Hakkın Yenilmezliği

İlahi yoldan uzaklaştığımızda yeniliriz; ancak Allah’ın yolu hiçbir zaman yenilgiyle karşılaşmaz.

Hz. Zeynep-i Kübra (s.a.), şehit rehberimizin ifadesiyle “açıklama cihadının (cihad-ı tebyin)” öncüsüdür. Aşura’nın ilk anlatısını ortaya koyan kişi Hz. Zeynep'tir. Aksi hâlde düşman bu olay için başka bir anlatı oluşturacaktı. Hz. Zeynep’in anlatısı, “zafer anlatısıdır.” Biz görünüş itibarıyla, şeytan düzeninin hak cephesine vurabileceği Aşura’dan daha büyük bir darbe yaşamadık.

Öyle bir musibet ki, kutsal âlemde bile yankı bulmuştur. Düşman bu olayı kesin bir yenilgi olarak anlatmaya çalıştı. Mantıkları şuydu:

“Yarım gün içinde erkekleri öldürüldü, kadınları esir alındı ve iş bitti.”

Peki gerçekten İslam sona erdi mi? Hayır. İslam kalıcı oldu.

Şam’da bir kişi İmam Zeynelâbidîn’e (a.s.) şöyle dedi: “Gördünüz mü, yenildiniz.” Hazret şöyle cevap verdi:

“Ezan okununcaya kadar bekle; o zaman kimin galip olduğu ortaya çıkacaktır. Bizim söylemimiz mi kalıcı olacak, yoksa sizin söyleminiz mi?”

Peki zafer nededir? Bazen görünürde darbeler alabiliriz; tıpkı Uhud Savaşı’nda yaşananlar gibi. Ancak Hz. Zeynep-i Kübra’nın (s.a.) bakışı tam olarak Kur’anî bakıştır. 

Kûfe’deki Dârü’l-İmâre’de yaşanan o tarihî sahneyi hatırlayınız.

Kûfe, bir zamanlar Hz. Ali’nin (a.s.) hükümet merkeziydi. Şimdi ise Seyyidü’ş-Şühedâ’nın İmam Hüseyin’in (a.s.) mübarek başı İbn Ziyad’ın önünde duruyor, Ehl-i Beyt (a.s.) ise esir olarak oraya getirilmişti. O anda Emevîler kendilerini kesin galip olarak görüyorlardı. İbn Ziyad, kibir ve hakaret dolu bir şekilde Hz. Zeynep’e dönerek şöyle dedi:

“Gördün mü, Allah kardeşine ne yaptı? Allah’ın yaptığını nasıl gördün?”

Hz. Zeynep cevap verdi:

“Mâ raeytü illâ cemîlen.” (Güzellikten başka hiçbir şey görmedim.”)

Hazret burada iki farklı planı birbirinden ayırdı: İlahi plan, şeytanî plan.

Sizin (Emevîlerin) planınız, mümkün olan en çirkin plandır. Öldürmeye ve esir almaya dayanan bir plandır. Tıpkı bugün düşmanların yaptığı gibi! Ancak Allah’ın planı tamamen güzelliktir.

Hazret daha sonra Kur’anî iki noktaya işaret etti. Öncelikle şöyle buyurdu:

“Bunlar, Allah’ın kendilerine ölümü yazdığı kimselerdir. Onlar da kendi yatacakları yerlere (şehadet makamlarına) çıktılar. Allah seninle onları bir araya getirecek ve seninle onlar arasında hüküm verecektir...”

Bu insanlar Allah ile şehadet üzerine bir ahit yapmışlardı ve Allah Teâlâ onların bu aşkla yapılan ahdini kabul etmişti. Onlar engelleri aşmak, verdikleri sözü yerine getirmek ve kendi kanları üzerinde durmak için çaba gösterdiler. Bu bir yenilgi midir? Kesinlikle hayır.

Bu, bizzat zaferin kendisi ve hedefe ulaşmaktır.

Allah ile aşkla ahitleşen ve hayatının sonuna kadar bu sözünde duran bir insan yenilmiş sayılabilir mi?

Hz. Ali (a.s.), Sıffin’e gitmek üzere hareket ederken Kerbelâ topraklarından geçtiğinde, bu mekân hakkında bazı sözler buyurmuştur.

Hazret buradan “maktel-i âşıklar” (âşıkların öldüğü yerler) olarak söz etmiştir. Burası daha önce benzeri olmayan ve bundan sonra da tekrarlanmayacak bir makamdır. Bu anlatı, yenilgiye dair farklı bir anlatıdır ve şu ayetin anlamıyla tamamen uyumludur:

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden kimi adağını yerine getirdi (şehit oldu), kimi de beklemektedir.”

(Ahzâb Suresi, 23. ayet)

Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

Müminlerin Allah ile bir ahdi vardır. Hz. Ali’nin (a.s.) buyurduğu gibi, bu ayetin en açık örnekleri kendisi ve Hz. Hamza ve Hz. Cafer-i Tayyar gibi büyük şahsiyetlerdir.

Onlar, İslam’ı ve Resûlullah’ın (s.a.a.) kutsal davasını savunmak için canlarını ortaya koyacaklarına dair söz verdiler. Ahitlerini yerine getirdiler ve gittiler. Hz. Ali (a.s.) ise onlara katılmayı bekliyordu. Allah yolunda şehit olmak yenilgi midir? Hz. Ali’nin (a.s.) Kûfe Mescidi mihrabında şehit edilmesi yenilgi miydi, yoksa zafer miydi?

Bu söz bir hayal veya yanılgıdan kaynaklanmaz. Şehadet, bizzat zaferin kendisidir. Düşman, Seyyidü’ş-Şühedâ’nın direnişi karşısında görünüşte savunduğu bütün ilkeleri çiğnemek ve kendi kirli iç yüzünü ortaya çıkarmak zorunda kaldığında, bu durum batıl mantığının çöküşünün başlangıcı ve dünya kültüründe köklü bir dönüşümün başlangıcı olur.

Hak ve batıl cephesinin karşılaşması her zaman zafer çizgisinde ilerler. Çünkü ilahî ahde bağlı kalmak; en büyük mazlumiyet anında bile tarihin derinliklerine uyanış ve zafer tohumlarını eker.

Zafer Yolunda Eleştiri; Hak Cephesinin Yeniden İnşası ve Batılın Rezil Oluşu

Mümin mutlaka kendisine dönmeli ve kendisini eleştirmelidir. Esasen eleştiri, zafer yolunda anlam kazanır. Çünkü mutlak bir yenilginin eleştiri ve zarar analizi diye bir anlamı yoktur. Bu nedenle bizim anlatımızı kesinlikle bir yenilgi anlatısına dönüştürmememiz gerekir. Eğer siz zafer yolunda ilerliyor ve bir zafer planına sahipseniz, işte bu planın içinde kendinizi yeniden inşa edebilir, zararları ve eksiklikleri tanıyabilir, müminlerin safını münafıkların safından ayırabilirsiniz.

Esasen peygamberlerin uzun vadeli programlarından biri de müminlerin safı ile münafıkların safını birbirinden ayırmak olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de de bu hakikate işaret edilmiştir. Ayetin zahirî anlamı Mekke’nin fethiyle ilgilidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Eğer Mekke’de bazı müminler bulunmasaydı, kâfirlerin düzeni daha erken ortadan kaldırılacaktı.

Rivayetlerde de zuhurun gecikme sebeplerinden birinin bu saflaşma olduğu ifade edilmiştir. Karşı cephede bulunan müminler ayrılmalı ve İmam’a katılmalıdır. Diğer taraftan bazı kimseler de iman cephesinden uzaklaşıp karşı tarafa geçer. İlahi tasarım öyledir ki yön değiştirme imkânı vardır. Bir mümin küfre yönelebilir; bir kâfir de imana ulaşabilir.

Dolayısıyla zafer planı, mantığı, delili ve ayrıştırması olan bir plandır. Bu süreçte saflar birbirinden ayrılır ve hak ile batıl cephesi daha açık hâle gelir. Bu, büyük bir ilahi plandır. Eğer biz hak yolunda durursak, düşman kaçınılmaz olarak rezil olur.

Hz. Ali’nin (a.s.) ifadesiyle, mutlak batılın hiçbir zaman gerçek taraftarı olmaz. Bu nedenle batıl, insan düşüncesi ve kalpleri üzerinde hâkimiyet kurabilmek için sürekli olarak kendisini hak ile karıştırır. Şeytan da üstünlüğünü bu noktadan elde eder. Hak, insan hakları, özgürlük ve milletleri savunma sloganları atanlar; siz direndiğiniz zaman mecburen yüzlerindeki maskeyi düşürürler.

İşte bu noktada Amerika ve Batı imparatorluğu çıplak hâliyle ortaya çıkar. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları adı altında sunulan şeyin aslında en sert ve en zalim tahakküm sistemlerinden biri olduğu anlaşılır. Şehit rehberimiz, Aksa Tufanı olayında defalarca şöyle buyurdu:

“Artık Batı medeniyetinden söz etmeyin. Hangi medeniyet?”

Bu olay neden gerçekleşiyor? Onlar yüzlerindeki maskenin düşmesini isterler mi? Hayır. Ancak siz direndiğiniz zaman, gerçek yüzlerini göstermek zorunda kalırlar!

Yezid ve İbn Ziyad da kesinlikle Seyyidü’ş-Şühedâ’nın İmam Hüseyin’in (a.s.) kanını dökmek istemiyorlardı. Bunun ağır bir bedeli olduğunu biliyorlardı. Ancak İmam Hüseyin (a.s.) direndiğinde ve biat etmediğinde, kendi gerçek iç yüzlerini göstermek zorunda kaldılar. Seyyidü’ş-Şühedâ (a.s.) şöyle buyurdu:

“Ben size zillete düşmüş kimseler gibi el vermeyeceğim ve köleler gibi de kaçmayacağım.”

“Heyhât minnâ’z-zilleh!”

(“Zillet bizden uzaktır!”)

Aşura mantığı budur! Hak cephesi böyle bir duruş sergilediğinde, batıl cephesi şiddete başvurmak ve gerçek yüzünü göstermek zorunda kalır. Zafer yolu işte buradan açılır. Allah Teâlâ dileseydi şeytanın düzenini bir gecede yok edebilirdi. Ancak mesele şudur: Âlemde büyük bir olayın gerçekleşmesi gerekir ve bu olay şu anda gerçekleşmektedir.

Eğer siz hak çizgisinde olursanız, hak galip gelir. Çünkü hak ve batıl arasındaki bu mücadelede Allah Teâlâ hak cephesiyle beraberdir. Hz. Zeynep-i Kübra’nın (s.a.) İbn Ziyad’a söylediği noktalardan biri de buydu. Ona şunu anlattı:

“Sen çok dar görüşlüsün. Eğer bir savaşın sona erdiğini ve şimdi kimin kazanan, kimin kaybeden olduğunu belirleyebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun.”

Bu mücadele daha yeni başlamıştır. Allah sizi bir sahnede bir araya getirecek; orada tartışma ve hesaplaşma olacaktır. İşte o gün gerçek galibin kim olduğu ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla bu mücadelenin bir hükmü ve bir hakemi vardır. Hakemi ise Allah’tır.

Allah Teâlâ bütün zorlukların içinde tarihin, hakkın zaferine ve Resûl-i Ekrem’in (s.a.a.) ilahî planının gerçekleşmesine doğru ilerlemesini irade etmiştir.

Sabır Mantığı ve Büyük İlahi Planda Eyyamullah’ın Hakikati

Peygamber Efendimiz (s.a.a.), âlemi tevhid ekseninde inşa etme ve put tapınaklarını yıkma yolunda, en zor şartlarda şöyle buyuruyordu:

“Allah hükmünü verinceye kadar sabret.”

Çünkü bu mücadelenin bir hükmü vardır ve o hüküm Allah’a aittir. Eğer siz bu büyük planın ve içinde gizli olan “Eyyamullah”ın azametini anlamazsanız, yenilgi hissine kapılırsınız. Allah Teâlâ Hz. Musa’ya (a.s.) şöyle emretti:

“Onlara Allah’ın günlerini hatırlat.” (Eyyamullah)

Eyyamullah, hakkın zafer günleridir. Peygamberlerin planına bağlı kalan ve zorluklar karşısında sabırlı ve şükredici olan insanlar için bu günler, yolun işaretleridir. Eyyamullah, hakkın zafer günleridir. Bu günler; Firavun’un yıkılışıyla başlayan, zuhur, ricat, kıyamet günlerinde doruğa ulaşan ilahî zafer dönemleridir.

Büyük Plan Büyük Gelişim Aşamaları Gerektirir

Plan büyük olduğunda, onun gelişim aşamaları da büyük olur. Peygamberlerin temel mücadelesi, büyük insanlar yetiştirmekti. Ancak Firavun ve firavunî düzenler insanı “boşlaştırmak” istiyordu.

Batı medeniyeti de kendi firavunî modeliyle, insanın bütün korkusunu ve arzusunu dünya ile sınırlayan bir insan tipi inşa etmeye çalışmaktadır. Böylece insanı daha kolay itaat eden bir varlığa dönüştürmek istemektedir. Ancak “zafer yolu”, safları netleştiren, düşmanı dosttan ayıran ve müminleri iman derecelerinde olgunlaştıran bir ümmet inşa etme yoludur. Bu, Seyyidü’ş-Şühedâ İmam Hüseyin’in (a.s.) kanının uğruna döküldüğü plandır.

Şimdi temel bir soru ortaya çıkmaktadır: Tahakküm düzeni kısa vadede hedeflerine ulaştı mı?

Bütün ekonomik baskılara rağmen milletlerin iradesinde bir değişim oluşturabildi mi?

Sahanın gerçeklerine baktığımızda görüyoruz ki güç dengesi batıl cephesinin lehine değişmemiştir. Aksine birçok alanda durgunluk ve baskı süreci, hak cephesinin lehine kırılmıştır. Dolayısıyla: Birincisi, onların da bu mücadelede stratejik bir kazanım elde edemedikleri ortaya çıkmaktadır.

Ancak ikinci olarak, hak cephesi ile batıl cephesi arasındaki temel farkı tam da burada aramak gerekir.

Hadîd Suresi Mantığında Zafer Anlatısı; Şehit Tarihin Kaybedeni Değil, Kazananıdır

Allah Teâlâ, Hadîd Suresi’nde Resûl-i Ekrem’in (s.a.a.) büyük ilahî planını açıkladığında, müminlerin önüne çok geniş bir ufuk açmaktadır. Bu plana geçmeden önce surenin ilk altı ayeti, o şaşırtıcı tevhid ayetleriyle başlar:

“O, ilktir ve sondur; zâhirdir ve bâtındır.”

Sanki Allah Teâlâ önce bu planın gerçek failinin azametini gösterir. Ardından şöyle buyurur:

"Allah’a ve Resûlü’ne iman edin ve imkânlarınızı bu yol için harcayın."

Gecikmeyin diye uyarır. Çünkü “fetih öncesi” ile “fetih sonrası” arasında büyük bir fark vardır.

Kur’an’ın mantığı şudur:

Sonuçlar ortaya çıkmadan, açık zafer gerçekleşmeden önce, imamın yanında durmak gerekir. Gerçek değer, “fetih öncesi dönemde” meydana çıkan, canını ve malını bu yolda ortaya koyan ve görünür sonuçlar ortaya çıkmadan önce bu ilahî plana katılanlara aittir. Kur’an açıkça bildirir ki onlar hiçbir şey kaybetmemiştir. Allah yolunda verilen şey yok olmaz; aksine kat kat artırılır:

“Şüphesiz sadaka veren erkekler ve kadınlar, Allah’a güzel bir borç verenler; onların verdikleri kat kat artırılır ve onlar için değerli bir mükâfat vardır.”

(Hadîd Suresi, 18. ayet)

Allah Teâlâ onların imkânlarını artırır ve onları “kerim ecir” makamına ulaştırır. Bu ecir, Hadîd Suresi’nin kıyamet ufkunda açıkladığı bir mükâfattır.

Sonra daha ileri bir aşamaya geçerek şöyle buyurur:

Allah’a ve Resûlü’ne iman edenler “sıddıklar” ve “şehitlerdir.”

Yani bu meydanın gerçek kazananlarıdır. Dolayısıyla fetih öncesi dönemde bu yol uğrunda canını veren bir kimsenin sahneden silindiği veya zarar ettiği söylenemez. “Zafer anlatısının” temel esaslarından biri budur:

Şehit, tarihten silinen kişi değildir; tarihin kazananıdır.

Âl-i İmrân Suresi de aynı mantığı Uhud Savaşı üzerinden zafer anlatısıyla ortaya koymaktadır:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.”

(Âl-i İmrân Suresi, 169. ayet)

İlahi mantıkta Allah yolunda öldürülenler ölü değildir. Onlar diridir, Rableri katında rızıklandırılırlar ve Allah’ın lütfuyla sevinç içindedirler.

İşte burada tevhidî bakış ile maddî ve Marksist bakış arasındaki temel fark ortaya çıkar. Sadece dünyevî planlarda, yolun ortasında hayatını kaybedenler, sanki başkalarının zirveye ulaşması için tarihin arabasının altında ezilmiş kabul edilir. Bu anlayışta onlar “tarihin kaybedenleri”dir.

Ancak Kur’an’ın mantığında şehitler hiçbir zaman tarihin kaybedeni değildir. Onlar bizzat hedefe ulaşmışlardır, Allah’ın lütfuyla nimetlendirilmişlerdir ve gelecek nesillerin yolunu da görmektedirler. Kur’an bildirir ki onlar, kendilerine henüz katılmamış olanlara müjde ve sevinç verirler. Yani hem kendileri zaferin içindedirler hem de bu yolun devamını görmektedirler. Bu, dünyadaki her görünür başarıdan daha üstün bir makamdır.

Eğer bir insan dünyadan görünür bir pay alır ve sonra dünyadan ayrılırsa, bunun en fazla adı “yararlanma” olur; sınırlı ve geçici bir yarar. Ancak bir insan hak yolunda şehit olursa, onun sadece küçük bir kazanç elde ettiği söylenebilir mi? Asla. Kur’an mantığında şehadet, sınırlı bir yararlanma değil; üstün bir hayata ulaşmak ve ilahî zaferin merkezinde bulunmaktır. İşte buradan “zafer anlatısı” anlam kazanır. Bu anlatıda zafer yalnızca görünür ve hemen gerçekleşen üstünlükle ölçülmez.

Aksine bu ilahî planda, açık zaferden önce samimiyetle duran ve canını, malını ortaya koyan herkes, tarihin kesin kazananları arasında yer alır.

Nahiye Ziyareti; Zafer Anlatısının Ufkundaki Musibet, Yenilgi Hissi Değil

Nahiye-i Mukaddese Ziyareti baştan sona musibet ve ağıt ifadeleriyle doludur. Seyyid Murtaza’dan nakledilen ve meşhur rivayetten biraz farklı olan bir aktarımda, bu ziyaretin başlangıcı için bir yöntem zikredilir:

İnsan, katl çukurunun yanında durmalı; önce o on ayeti okumalı, ardından Nahiye-i Mukaddese Ziyareti’ni okumalıdır.

Bu tavsiyenin sebebi şudur: Eğer bir kimse Kur’anî olay anlatımını dikkate almadan sadece Aşura’nın acı yönüne bakarsa, yenilgi hissine kapılabilir.

Oysa Kur’an’ın mantığı üzerinde düşündüğümüzde anlarız ki Şia tarih boyunca hiçbir zaman Aşura’dan yenilgi duygusu almamıştır. Aksine her zaman mazlumiyet hissinin yanında izzet hissini de taşımıştır. İşte mazlumiyet ile izzetin bu birlikteliği, Şia’yı inşa etmiş ve harekete geçirmiştir.

Eğer bu olay Şia’nın bakışında bir yenilgi anlamına gelseydi, hiçbir zaman böyle tarihî ve kalıcı bir hareket ortaya çıkmazdı.

Uzmanlar Meclisi Üyesi Hüccetü'l-İslam Mirbakırî'den Önemli Açıklamalar | Savaş İlahiyatı ve Meydanın Açıklanması / İran İslam Cumhuriyeti Bu Savaşı Kaybetti mi?

İlahi Mantıkta Gaybet Yenilgi İşareti Değildir; Peygamberlerin Büyük Planının Gerçekleşme Aşamalarından Biridir

İlahi bir liderin şehadeti veya hatta gaybete çekilmesi, tevhidî bakış açısında hiçbir zaman yenilgi anlamına gelmez. Nitekim peygamberlerin hayatlarında da bazı dönemlerde gaybet, inziva, gizlilik ve görünür sahneden uzak kalma süreçleri yaşanmıştır. Ancak bunların hiçbiri ilahi planın başarısızlığı anlamına gelmemiştir.

Merhum Şeyh Sadûk, Kemâlü’d-Dîn adlı eserinde şöyle nakleder:

Büyük Allah velisi, Hz. Bâkıyyetullah el-Azam’ı (İmam Mehdi’yi) (a.s.) rüyasında gördü. Hazret ona şöyle buyurdu:

“Benim hakkımda bir kitap yaz.”

Şeyh Sadûk arz etti:

“Ben zaten birçok kitap yazdım.”

Hazret buyurdu:

“Hayır, bu defa peygamberlerin gaybet yöntemi üzerine yaz.”

Bu rüyadan sonra Şeyh Sadûk uyandı ve Kemâlü’d-Dîn kitabını kaleme aldı.

Bu olay, gaybet meselesinin ilahi sünnette köklü bir yeri olduğunu ve daha önce de peygamberlerin risalet yolunda benzer örneklerinin bulunduğunu göstermektedir.

Peygamberler de gaybet ve gizlilik dönemlerinden geçmişlerdir. Bu dönemler hak yolunun durması anlamına gelmemiş; aksine ilahi planın ve tedbirin bir parçası olmuştur.

Eğer düşman sizi bir noktada gizlenmeye, hicrete veya görünüşte sessiz kalmaya mecbur bırakırsa, bu mutlaka yenilgi anlamına gelmez. Bazen bu, daha büyük bir planın gerçekleşme sürecinin bir parçasıdır.

Örneğin Hz. Musa’nın (a.s.) Mısır’dan çıkıp Medyen’e gitmiş olduğu dönem, ilahi planın yenilgisi olarak değerlendirilebilir mi?

O dönem; hazırlanma, yetişme, vahyi almaya hazırlanma, asa mucizesi, beyaz el mucizesi, büyük ilahi göreve hazırlık dönemiydi.

Bu aşama bir yenilgi değil, büyük bir risaletin ortaya çıkışının başlangıcıydı. Peygamberlerin planını büyük görmek gerekir. Peygamberlerin planı, şeytanın planından çok daha büyüktür. Hem ufku daha geniştir hem de dünya hayatının ötesine uzanan bir devamlılığa sahiptir.

Bu plan yalnızca kısa bir tarihî döneme bağlı değildir. İçinde zuhur, ricat, berzah, kıyamet vardır.

Böyle bir bakışla artık görünürdeki olaylar, sınırlı ve maddî zafer-yenilgi ölçüleriyle değerlendirilemez.

Bütün ideali maddî gelişme, dünyevî refah ve Amerikan rüyası ile sınırlı olan bir insan, doğal olarak zafer ve yenilgiyi de aynı çerçevede tanımlar. Yaşam tarzı, bakış ufku ve değerlendirme ölçüsü de aynı temelden şekillenir.

Ancak tevhidî mantıkta zafer, yalnızca görünür üstünlük ve hemen güç elde etmekle sınırlı değildir. Biz sadece kelimelerle gerçekleri açıklamaya çalışmıyoruz veya yaygın ifadeyle “sözlerle teselli üretmiyoruz.” Söylenen şudur: Eğer insanın bakış açısı büyümezse, yolu doğru şekilde göremez ve bu yolda hareket etmenin gereklerini anlayamaz.

Yüksek bir ufuk olmadan doğru analiz de ortaya çıkmaz.

Seyyidü’ş-Şühedâ İmam Hüseyin (a.s.) ve vefalı yarenleri Kerbelâ’da hiçbir şey elde edemediler mi?

Şüphesiz “Ey huzura ermiş nefis!” hitabı, katledilme çukurunda en yüce yakınlık ve fetih makamına ulaşan o ruhlara layık değil midir?

İnsan ilahi planı büyük gördüğünde, birçok ayeti ve hakikati farklı bir şekilde anlamaya başlar. Bu durumda Kerbelâ artık sadece mazlumiyet sahnesi değildir. Aksine o, zaferin en yüce derecede ortaya çıktığı sahnedir.

İşte bu bakış açısından, ilgili ayetler üzerinde düşünmek ve Nahiye-i Mukaddese Ziyareti’ni okumak; insanı şehadet, gaybet, imtihan ve zafer arasındaki ilişkiyi daha derin anlamaya ulaştırır.

Yüzeysel ve maddî analizlerde, hak cephesinin liderlerinin her türlü görünürdeki geri çekilişi veya şehadeti “yenilgi” olarak değerlendirilir. Oysa bu bakış, tevhidî mantıktan çok uzaktır. Dinî kültürde temel ölçü, “Allah ile yapılan ahit”tir:

“Müminlerden öyle erler vardır ki Allah’a verdikleri sözde sadık kaldılar.”

(Ahzâb Suresi, 23. ayet)

Bir insan, varlığını Allah ile bir alışverişe konu ediyor ve kanını bu ahdin uğruna döküyorsa, bu ilahî düzende “mutlak zafer” anlamına gelir; yenilgi değil. Şu soru sorulmalıdır:

Kapitalist düzenin ve küresel emperyalizmin liderleri uğruna hayatını verenler nereye ulaşmaktadır?

Allah yolunda kıyam edenler ise ne kaybetmiştir?

Kur’an-ı Kerim, işte bu mantığı açıklarken şöyle buyurur:

“Yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin.”

(Tevbe Suresi, 111. ayetin anlamına işaret)

Hak ile batıl arasındaki mücadelede hüküm sahibi Allah’tır. Allah hak cephesinin yanında olduğunda, zafer kesindir. Şu ayetler de bu gerçeğin delilidir:

“Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğramaları sebebiyle savaşma izni verildi...”

(Hac Suresi, 39. ayet)

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın...”

(Âl-i İmrân Suresi, 169. ayet)

Bütün bunlar göstermektedir ki şehadet, bir sona eriş değil; açılmanın ve ilahî genişlemenin başlangıç noktasıdır.

Büyük İlahi Plan; Dünyevî Hesapların Ötesindeki Ufuk

Bakış açısı yalnızca “Amerikan rüyası” ve maddî gelişme ile sınırlı olan kimse, zaferi ve yenilgiyi de bu dar çerçevede değerlendirir. Ancak bu büyük ilahî planda Hz. Mehdi’nin (a.s.) yanında yer almak için insanın bakışını arındırması ve ufkunu peygamberlerin tarihî yürüyüşü kadar genişletmesi gerekir.

“Bekleyiş (intizar) planı”, aslında bu büyük medeniyet yolculuğunda ilerlemekten ve fetih aşamalarını birer birer kat etmekten başka bir şey değildir. Şu yanlış anlaşılmaya düşmemek gerekir: Biz “yenilgiyi” kelime oyunlarıyla “zafer” olarak göstermeye çalışmıyoruz. Hayır.

İlahi düzende yenilgi, "yoldan çıkmak ve ilahî çizgiden uzaklaşmak”tır. Nerede hata yapar ve velayet çizgisinden ayrılırsak, orada yenilmiş oluruz. Bu tarihî saflaşmada karşımızda küresel küfür ve nifak cephesi bulunmaktadır.

İran milleti, maddî medeniyete karşı “yeni bir dirilişin” bayrağını yükseltmek için görevlendirilmiştir. Şüphe etmeyin ki bu bayrak yükselecektir. Çünkü ilahî takdir, bu milletin zaferi yönündedir.

Zafer Yolunda Temel Gereklilik: Ulus-Devlet Sınırlarının Ötesinde Safları Yeniden Tanımlamak

Zafer çizgisinde ilerlemenin temel gerekliliklerinden biri, tahakküm düzeninin bizim için belirlediği ulus-devlet coğrafyalarının ötesine geçmektir. Safları yeniden tanımlamak gerekir:

Dost Cephe:

Hak arayan bütün insanlar. Hatta Firavun’un sarayında bulunan kişi gibi... Firavun ailesinden iman eden kişi de bu cepheye dahildir.

Karşı Cephe:

İslam dünyasındaki nifak akımları ve küresel kapitalist düzene bağlı olanlar. Görünüşte bizim coğrafyamızda olsalar bile bu böyledir.

Bilge İnkılap Rehberi'nin direniş cephesi bağlamında dile getirdiği “ortak kader” kavramı, sıradan siyasi iş birliklerinin ötesindedir. Bu, zafer yolunda hepimizin tek bir beden olduğumuz anlamına gelir. Bu büyük planda: Eğer bu yolun içindeysen, kazanan sensin. Meydanda şehit olsan da yatağında vefat etsen de imamın ahdine bağlı kaldığın sürece zaferin kesindir. Fetih öncesi dönemde bu büyük plan için malını ve canını ortaya koyanlar sadece kaybedenler değildir. Aksine onlar, yeni İslam medeniyetinin tarihinde “zaferin öncüleri”dir.

Zafer Yolunda İman ve Anlatı İlişkisinin Stratejik Analizi

Her fetih ve ilerleme süreci, mutlaka bazı zorluklar ve muhtemel kayıplarla birlikte gelir. Bu süreçte mümince ve samimi bir şekilde yapılan özeleştiri yalnızca caiz değil, aynı zamanda gereklidir. Ancak “samimi eleştiri” ile “yıkıcı saldırı” arasında hassas bir ayrım yapılmalıdır. Bizim kültürümüz: “Hümez ve lümez” kültürü değildir. Yani: ayıplama, küçümseme, insanları aşağılayıcı sıfatlarla anma kültürü değildir. Mümin kardeşe kötü lakaplarla hitap etmek veya kişisel hataları bütün bir hareketin üzerine genellemek, çözüm üretmez. Aksine bu, zafer yolundaki engellerden biri hâline gelir. Çünkü düşman tam da bu noktaya odaklanmaktadır.

Anlatıların Savaşı; Düşmanın Asıl Silahı

Fetih yolundaki en büyük engellerden biri, “düşmanın anlatısı”dır. Düşman; haberleri yönlendirme siyaseti ve yoğun medya bombardımanı yoluyla, sahadaki göstergeler bunun aksini ortaya koysa bile “yenilgi anlatısını” müminler cephesine dayatmaya çalışmaktadır. Kur’an-ı Kerim, müminler cephesine ciddi bir uyarıda bulunarak şöyle buyurur: 

“Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu araştırın; yoksa bilmeden bir topluluğa zarar verir ve yaptığınıza pişman olursunuz.” 

Düşman, amacı hak cephesinin içinde ayrılık ve “bağy” (haddi aşma, zulüm ve saldırganlık) meydana getirmek olan bu “haber üreten fasıktır.”

Biz kendi içimizde “kötü zan”, “araştırma bahanesiyle insanların kusurlarını takip etme” ve “gıybet” gibi davranışlara bulaştığımızda, aslında şeytanın planını kendi cephemizde uygulamış oluruz. Buna karşılık açık bir şekilde karşısında saf tutmamız gereken taraf, küfür ve küresel nifak cephesidir. İslam coğrafyasında nüfuz etmiş, Batı’ya bağlı nifak akımıyla uzlaşmamak gerekir.

İmam’ın Cephesi; Mutlak Zafer Alanı

Neden bu yolda yenilginin anlam taşımadığını söylüyoruz? Çünkü hak cephesi, “velayetle birlikte olma cephesidir.” Allah’ın velisi bu büyük planın başında olduğunda ve emir düzeni ona ilahi olarak yönlendirildiğinde, bu plan yenilmezdir. Bu cepheden çıkmak yenilgi anlamına gelir; ancak bu çizgide kalmak, hatta şehadete ulaşmak bile mutlak zaferdir.

Bu büyük planda, eğer “dikkatimizi” Hz. Bakiye­tullah’ın (Allah zuhurunu hızlandırsın) mukaddes makamına bağlarsak, artık “fetih anlatısını” göreceğiz.

Günümüzde Zaferin Ortaya Çıkış İşaretleri

Bazıları zaferin, anlık maddi ganimetler elde etmek anlamına geldiğini düşünür. Oysa bu yolun fetihleri medeniyet ve tarih ölçeğinde gerçekleşen fetihlerdir. Acaba Kerbela bir yenilgi miydi? Hayır; o, tarihteki zaferin başlangıcıydı. Bugün de gözlerimizi açarsak büyük fetihleri görmekteyiz:

1. Doğu Bloku’nun (Sovyetler Birliği’nin) çöküşü.

2. Tek kutuplu liberal kapitalist düzenin çöküşün eşiğine gelmesi.

İnkılap Rehberi, rehberliğinin ilk dönemlerinden itibaren yeni sömürgecilik projesi ve tek kutuplu dünya düzeni konusunda uyarılarda bulunmuştu. Bugün ise o küresel düzenin çözülmekte olduğuna şahit oluyoruz.

Biz “fetih sonrası” bir dönemde değiliz; aksine büyük fetih yolculuğunun ortasındayız. Eğer bu “büyük planı” görebilirsek, bizim anlatımız artık bir “fetih vehmi” değil; kesin zaferlerin anlatısı olacaktır. Bu zaferler, Yüce Velâyet’in (ilahi velayetin) zuhuruna zemin hazırlayan zaferlerdir.

Yeni Dünya Düzenine Geçiş Analizi; Direnişten Nihai Fethe

Bugün dünya çapında şahit olduğumuz gelişmeler, farklı coğrafyalardaki sınırlı çatışmaların ötesinde, “küresel düzenin temel bir dönüşümü”dür. Nitekim İnkılap Rehberi’nin öğrencilerle yaptığı bir toplantıda açıkladığı üzere, bu büyük değişimin göstergeleri tamamen belirginleşmiştir: “Amerika’nın adım adım gerilemesi”, “güç merkezinin Asya’ya kayması” ve hepsinden önemlisi, “direniş söyleminin küresel bir paradigma olarak yayılması.”

Bu gelişmelerin gerçekleşmediği iddia edilebilir mi? Bir zamanlar ilahi bir irade, Amerika’nın dayattığı düzene karşı durduğunda, birçok kişi küçük bir milletin maddi bir süper güçle karşı karşıya gelmesinin sonucunun kaçınılmaz olarak yenilgi olacağını düşünüyordu. Ancak bugün o yeni ve başlangıç aşamasındaki fikir, sınırsız bir direniş okyanusuna dönüşmüştür.

Biz, sert ve askeri savaşlardan; bilişsel, diplomatik ve ekonomik mücadelelere kadar savaşın farklı katmanlarını geride bıraktık. Bu alanlardaki fetih niteliğindeki zaferlerimiz, düşmanı öyle bir çaresizlik noktasına getirmiştir ki artık doğrudan karşı karşıya gelmekten başka bir yol bulamamaktadır.

Düşmanın Ödediği Bedel; Bizim Zaferimizin Ölçüsü

Bugün çaresiz kalan düşman, doğrudan askerî yığınak yapmaya ve yüz yüze çatışmaya girmeye mecbur kalmıştır. Bu, “son aşamadır.” Eğer galip olup olmadığımızı anlamak istiyorsanız, düşmanın bize karşı koymak için harcadığı bedele bakın. Sömürgeci güçler cephesi, yenilmiş bir ordu için böylesine ağır bedeller ödemez ve kendi itibarını bu denli riske atmaz.

2001 yılında bir dönem İran’la savaşma hayalini taşıyorlardı; ancak bunu açıkça dile getirmeye cesaret edemiyorlardı. Bugün ise egemenlik düzeni tüm gücüyle sahaya inmişse, bu güçten değil, çaresizlik ve zorunluluktan kaynaklanmaktadır.

Onlar, Allah’ın fitne düzenini ortadan kaldırmak için görevlendirdiği ayağa kalkmış bir milletle karşı karşıyadır. Öyle bir millet ki şehitlerinin kanı, düşmanın fitnelerini küle çevirmektedir.

Şehadet; Kulluk Zirvesinin ve Medeniyet Zaferinin Fethi

Bu bağlamda, büyük direniş liderlerinin ileri yaşlarında ve ömür boyu süren mücadelelerinin ardından şehit olmaları, bir son noktası değil; zaferin zirvesidir.

Büyük bir komutanın doksan yaşına yaklaşmışken, hem de “eşkıyaların en zalimi” tarafından şehit edilmesi, ömür boyu süren kulluk duasının kabulünden başka bir şey değildir. İçtenlikle şehadeti arzulayan o kişi, bu kanlı yükselişle kendi zaferini tamamlamıştır.

Bu şehadetler, İnkılap Rehberi’nin ifadesiyle bir “genel diriliş” meydana getirmektedir. Düşman, komutanları fiziksel olarak ortadan kaldırarak işi bitireceğini zannediyordu; ancak fetih çizgisinde ilerleyen bir milletle karşı karşıya olduğunu fark edemedi. Bu kanlar, yenilginin göstergesi değil; mücahitlerin Rableriyle yaptıkları ahde bağlılıklarının gerçek bir kanıtı ve maddi medeniyetin çöküşünün yaklaştığının işaretidir.

Biz öyle bir yolda ilerliyoruz ki, bu yolda ister öldürülelim ister öldürelim, zafer hak cephesinin olacaktır. Çünkü bu cephe, İmam Mehdi’nin (Allah zuhurunu hızlandırsın) inayeti ve tedbiri altında yönetilmektedir.

Haber Vermekten Anlatı Kurmaya; Büyük Planların Çizgisinde Hareket Etmenin Gerekliliği

Düşmanın küresel düzeni bozma, İslam dünyasını ve direniş cephesini istikrarsızlaştırma planı başarısızlığa uğramadı mı? Evet, gerçek “fetihler” anlamı tam da budur. Peki neden bazıları hâlâ “küçük fetihler” anlayışına takılıp kalmaktadır?

Şunu anlamak gerekir ki “fetih”, geçici bir olay değildir; aksine “büyük bir plandır.” Nitekim İnkılap Rehberi, “dönüşüm” kavramına vurgu yaparak bu yolun büyüklüğüne ve zorluğuna dikkat çektiği gibi, bizim de dönüşümün basit bir değişimin ötesinde olduğunu anlamamız gerekir. Bakış açısı dar olan kişi, peygamberlerle aynı yolda yürüyemez. Bir “kuru üzüm” ile heyecanlanan veya bir “kaşık yoğurt” ile soğuyan kişi, Kerbela’nın ve zuhur döneminin ölçeğinde onurlu bir şekilde direnme gücüne sahip olamaz.

Gerçekte, gaybet döneminde İmam Mehdi’nin (Allah zuhurunu hızlandırsın) planı doğrultusunda şehit olan kişi, sanki zaferin gerçekleşeceği zamanda onun ordusunda yer almış gibidir. Çünkü o, “yenilgi planında” değil, “zafer planında” hareket etmektedir.

Medyanın Sorumluluğu: Ayrıntılar ile Haber Düzenleme Politikası Arasında

Bu süreçte medya yalnızca “basit haber aktarmakla” yetinmemelidir. Bir plan ve büyük perspektif olmadan yapılan haber aktarımı, ilahi planlara karşı düşmanın kurduğu anlatıların içine düşmek anlamına gelir.

Düşmanın bir “haber düzenleme politikası” vardır. Onlar kendi düşünce sistemleri çerçevesinde bize yönelik bir “yenilgi anlatısı” oluşturmakta ve psikolojik savaş araçlarıyla zihnimizi olumsuz vehimlere yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

Medya, yalnızca olumsuz ayrıntılara odaklanarak farkında olmadan yenilgi anlatısını yaymamalıdır. Bu dönemde medyanın görevi iki temel ilkeye dayanır:

1. Gerçekçi umut oluşturmak (vehme dayalı bir umut değil); yani zorlukların içinde fetih gerçeğini görünür kılmak.

2. Fetih anlatısının içinde kendini sorgulamak ve zararları tespit etmek; yani kendi eksiklerimizi eleştirmek ve düzeltmek, cephenin kendisini yıpratmak değil.

Eleştiri ile Kusur Arama Arasındaki Sınır; İman Derecelerinin Yönetimi

Hak cephesinin içinde sorunları tespit etmek ve değerlendirmek gereklidir; ancak bu durum “kusur aramaya” ve insanlara “etiket yapıştırmaya” (örneğin Haricîler gibi nitelemelere) dönüşmemelidir. “Dostane eleştiri” ile “müminleri yıpratma” arasında bir sınır koymalıyız. Kur’an-ı Kerim’deki “Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın” ayeti bize, ilahi itaati anlaşmazlık ve ayrılık konusu hâline getirmememiz gerektiğini öğretmektedir.

İman derecelerine saygı göstermeliyiz. Bizden daha düşük bir iman seviyesinde olan bir kimseye kibirli bir bakışla “Sen mümin değilsin” dememeliyiz. Nitekim İmam Cafer es-Sadık’ın rivayetinde aktarıldığı üzere, bir grup sahabe İmam’ın yanına dönerek bazı kişilerle aralarındaki mesafe ve davranış farklılıklarından söz ettiklerinde, İmam baba şefkati ve hikmetli yaklaşımıyla onları terk etmedi ve onlardan cephenin ayrılmasını istemedi.

Hangi alanda bulunduğumuzu bilmeliyiz. Biz “anlatılar savaşı” alanındayız. Eğer bizim anlatımız “büyük fetih planının anlatısı” olursa, krizlerin ortasında bile zafer gerçeğini görünür kılarız. Ancak anlatımız, dağınık haberler ve bir düzenleme siyaseti olmadan şekillenirse, farkında olmadan düşmanın psikolojik savaş aracına dönüşürüz.

Müminler arasındaki iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma sorumluluğunun gerekleri, “karşılıklı velayet” esasına dayanır. Bunun anlamı şudur: Müminler, birbirleriyle ve kendi imamlarıyla olan manevi bağları sebebiyle birbirlerine karşı öncelik ve sorumluluk taşırlar. Bu nedenle iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak onlar için bir görevdir; ancak bu görev gıybet, iftira, alay ve yersiz etiketlemeler olmadan yerine getirilmelidir.

Büyük komutanların; örneğin şehit Hamza ve diğer direniş cephesi komutanlarının şehadetlerinden sonraki dönemde ne yazık ki bazı kişilerin birlik yerine ayrılığa düştüğüne ve yenilgileri birbirlerinin üzerine attığına şahit olduk. Oysa asıl yol, “fetih yoludur.” Direniş çizgisinden çıkmak, zafer oluşturan bu yoldan çıkmak anlamına gelir.

Dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, Şehit İmam’ın son otuz yedi yıldaki “hoşgörü ve tahammül” yaklaşımıdır. O, halkın oyunun saygınlığını koruyarak ve İslam yönetiminin mahiyetinin değişmesini engelleyen velayet-i fakih ilkesine dayanarak; sabır ve hoşgörüyle yeni nesillerin gelişmesi için zemin hazırlamış, farklı hükümetlerin çabalarının sonucunu İslam İnkılabı'nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde değerlendirmiştir. Yürütme işlerine doğrudan müdahale etmeyip liderliğin büyük sorumluluklarına odaklanmasıyla, büyük ölçekli yönetimin büyük insanların bakış açısını gerektirdiğini göstermiştir.

Bu doğrultuda, medya ve bilimsel çalışmalar alanında iki yaklaşımın birbiriyle bağlantılı olması gerekir:

1. Saha anlatısı (uygulamadaki ayrıntılar): Uzmanlık ve pratik deneyim gerektirir.

2. İlahiyat ve teorik temeller: Düşünsel çerçeveyi oluşturur.

Eğer bu ikisi arasında bir kopukluk meydana gelirse, “saha anlatısı” inkılabın ilahi temellerinden uzaklaşır ve “yenilgi anlatısına” veya başka ideolojilere yönelir. Bu nedenle medya kuruluşları ve uzmanlar yalnızca ayrıntıları aktarmakla yetinmemelidir. Çünkü doğru bir ilahiyat temeli olmadan bu ayrıntılar gerekli anlamı ve yönlendirmeyi kaybeder.

Buna karşılık, yalnızca teorik tartışmalara dayanmak ve saha gerçeklerini dikkate almamak da yeterli değildir. Bu iki alanın etkileşimi, doğru anlatının ve zaferin korunmasının anahtarıdır.

Sonuç olarak, mümin bir toplumdaki yapıcı eleştiri; düzeltme amacıyla ve İslami adaba (iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma ilkelerine) uygun şekilde yapılır. Amacı yıkım ve ayrılık oluşturmak değildir. Müminler arasındaki velayet ilişkisi, bu yapıcı ve ıslah edici diyaloğun zeminini hazırlar.

Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker hakkı, bu görevi yerine getiren kişinin bizzat İmam’ın (İmam Hüseyin’in / imamların) emirlerini ve değerlerini taşıyor olması şartına bağlıdır. Bu ilişki karşılıklıdır; yani siz nasıl arkadaşınıza bir hatırlatmada bulunma hakkına sahipseniz, o da size karşı aynı hakka sahiptir. Ancak burada önemli nokta şudur: “Emretmek ve sakındırmak”, kusur aramak, gıybet etmek, iftira atmak veya insanları gözetlemek anlamına gelmez. Bunun amacı, insanların hürmetini koruyarak ıslah ve doğru yola yönlendirmedir.

Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münkerin; insanları aşağılamak, kişiliklerini yıkmak veya adaletsiz derecelendirmeler yapmak (örneğin bir mümini hemen kâfir ilan etmek) için bir izin olduğu düşünülmemelidir. Esas olan; müsamaha, sabır ve hoşgörüdür. Nitekim şehit İmam’ın 37 yıllık sabrı ve müsamahasıyla yeni neslin gelişmesi için zemin hazırlaması da bunun bir örneğidir.

Müminler Arasında Uyarının Sınırları: Islah Etmekten Kusur Aramaya

Müminler arasındaki bu hoşgörü ve yumuşaklığa karşılık, “kâfirlere karşı çetin ve güçlü olmak” anlamındaki “eşiddâu ale’l-kuffâr” ilkesi geçerlidir. “Fetih projesi”nin önemli esaslarından biri; dostlarla ve düşmanlarla ilişkideki kesin ayrımı doğru anlamaktır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’i (a.s.) “üsve-i hasene” (güzel örnek) olarak tanıtır.

Neden? Çünkü Hz. İbrahim (a.s.), ilahî yolculuğunda ve mücadelesinde kendi yol arkadaşlarıyla birlikteydi; ancak inkârcı kavminin karşısında durdu ve şöyle buyurdu:

“Şüphesiz biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizinle bizim aramızda, siz yalnızca Allah’a iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve nefret vardır.”

Bugün de bu, Batı medeniyetinin taraftarlarına verilen açık mesajdır:

“Bizimle sizin aranızda, siz Allah’a iman edinceye kadar düşmanlık ve kin vardır.”

Dolayısıyla müminlere karşı velayeti, kardeşliği ve hoşgörüyü korurken; dinin temel esaslarına düşman olanlara ve karşı duranlara karşı da kararlılıkla ve onların kültürüne yönelmeden direnmek gerekir.

Kin ve Öfke: Düşmanla Normalleşmeyi Reddetmek

İmam Humeynî (r.a.), yeniden yapılanma döneminde Amerika ve eski Sovyetler Birliği’ne karşı duyulan kin ve düşmanlığın korunması gerektiğini vurgulamıştı ki İslam’ın kudret sancağı dalgalansın. Bunun anlamı; ilişkileri normalleştirmeyi kabul etmemek, buzları eritmemek ve “Amerika’ya ölüm” sloganını terk etmemektir. Aksine bu sloganı yalnızca bir söz olmaktan çıkarıp bir düşünceye, ardından da uygulanabilir bir projeye dönüştürmektir. Eğer hareketin başlangıcı kalpten olur ve düşmana karşı kalbî sertlik kaybolursa, o zaman kiminle dost olacağız?

“Müminler ancak kardeştir.”

Fakat nifak cephesiyle ve Ebu Süfyan çizgisiyle asla bir kardeşlik ilişkimiz yoktur. Kerbelâ’da Seyyidü’ş-Şühedâ’nın karşısında kılıç çeken Ebu Süfyan’ın evlatlarıyla nasıl bir bağımız olabilir?

İslam’da kardeşliğin dereceleri vardır. Ancak iman kardeşliği, yalnızca dış görünüşe dayanan akrabalıklardan farklıdır.

“Mümin, anne ve babası aynı olan müminin kardeşi gibidir.”

İmanî babalık nur, annelik ise rahmettir. Ancak münafıkla dostluk ilişkisi anlamlı değildir.

Safların Ayrılması İlahi Planı: Uhud’dan Kerbelâ’ya

Büyük ilahî imtihanlarda, Allah’ın büyük planı içerisinde münafık olan kimse ayrışır. Uhud Savaşı’nda münafıklar geri çekildiler; Kur’an’ın buyurduğu gibi:

“Onlar dünyayı istiyorlardı.”

Buna karşılık gerçek müminler şehadet sınırına kadar direndiler. Hz. Hamza, üzerinde seksenden fazla yara olmasına rağmen savaştı; Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s.) ise canını ortaya koyarak mücadele etti. Fakat şehadeti arzuladığını söyleyen, ancak kendisini buna hazırlamamış olanlar, savaş meydanında geri çekildiler ve Resûlullah’ı (s.a.a.) yalnız bıraktılar.

Uhud bir yenilgi değildir; Allah’ın planının bir parçasıdır. Eğer büyük bir bakış açısıyla kendi yolumuzu ve projemizi göremez, geniş çaplı bir tasarım anlayışına sahip olmazsak, olayın derinliğini kavrayamayız. Tasarımların bir bölümü bayraktarın (önderin) elindedir; perde arkasında gerçekleşenleri ise biz bilemeyiz.

İmam Hüseyin (a.s.), Aşura gecesi şu ayeti okuyordu:

“Allah, müminleri içinde bulunduğunuz hâl üzere bırakacak değildir; sonunda murdar olanı temiz olandan ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek değildir; fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer...”

(Âl-i İmrân, 179)

Bu, Uhud Savaşı’nın devamıdır. Düşmana verilen mesaj şudur:

“Sanmayın ki Allah her zaman sizin elinizi müminlere ulaştıracak, onları öldürmenize ve yağmalamanıza izin verecektir. Sizi birbirinizden ayıracağız.”

Ve “Allah sizi gayba muttali kılacak değildir” buyruğu şu anlama gelir:

Temiz olanı (tayyib) kötü olandan (habîs) ayırma planı, sizin elinizde olmayan ilahî bir sır ve gaybî bir tasarımdır.

Fetih Anlatısı, Düşmanın Bilişsel Savaşına Karşı

Planın bir bölümünü görmek ve onun içerisinde hareket etmek gerekir. Velâyeti kabul etmenin anlamı, ilahî yol üzerinde yürümektir. Hem fetih anlatısına bağlı kalmak gerekir, hem de düşmanın çarpıtılmış anlatısının içimize sızmasına karşı dikkatli olmak gerekir. Düşman; haberleri yönlendirme politikası ve medya imparatorluğu aracılığıyla bir bilişsel savaş başlatmıştır. “Ben bundan etkilenmem, ben güvendeyim” dememeliyiz.

Etiketler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha