Havza Haber Ajansı Tercüme Servisi'nin haberine göre Siyonist rejim ile Batılı ve Arap müttefiklerinin Hizbullah ve çevresine yönelik askeri saldırıları sürerken, buna paralel olarak Hizbullah ve onu destekleyen kesimlere karşı siyasi, medya ve psikolojik saldırılar da giderek artıyor.
Bu çerçevede El-Ahd internet sitesinin yazarı Selva Fazıl, çeşitli araştırmacılar, medya mensupları ve üniversite öğretim üyeleriyle "Direniş çevresine yönelik medya savaşı: Perde arkası ve mücadele yöntemleri" başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.
Söyleşide şu sorulara cevap arandı:
Direnişe ve onu destekleyen toplumsal çevreye karşı yürütülen medya, siyasi, psikolojik ve mali saldırıların perde arkasında ne var? Bu saldırıların hedefi nedir? Bu kampanyalara karşı nasıl mücadele edilebilir?
El-Ahd'ın görüştüğü araştırmacılar, akademisyenler ve medya uzmanlarının ortak değerlendirmesine göre, yaşanan mücadele artık yalnızca askeri bir çatışma olmaktan çıkmış; aynı zamanda bilinç, söylem ve medya alanlarında yürütülen kapsamlı bir savaşa dönüşmüştür.
Asıl Hedef Direnişin Kendisidir
Sosyoloji araştırmacısı Dr. Talal Atrisi, direniş çevresine yönelik medya, siyasi, psikolojik, mali ve ahlaki saldırıların, özünde doğrudan direnişi hedef aldığını belirtiyor.
Atrisi, El-Ahd'a yaptığı açıklamada şöyle dedi:
"Direnişi destekleyen toplumsal çevre üzerinde baskı kurularak ve onlara ağır bedeller ödetilerek, insanların yaşadıkları sıkıntıların sorumlusu olarak direnişi görmeleri amaçlanıyor. Böylece zamanla direnişten uzaklaşmaları veya onu terk etmeleri hedefleniyor."
Atrisi'ye göre bu süreç, uluslararası ve bölgesel güçlerin yanı sıra, Lübnan'daki bazı yerel aktörler tarafından da destekleniyor. Bu kesimler, direnişi destekleyen toplumsal zemini zayıflatarak ülke içindeki güç dengesini değiştirmeyi ve Hizbullah'ın son yıllarda elde ettiği siyasi, sosyal ve kurumsal etkinliği geriletmeyi amaçlıyor.
Atrisi'ye göre bazı çevreler, bu toplumsal tabanı yaklaşık elli yıl önce bulunduğu zayıf konuma geri döndürmek istiyor. Böylece Lübnan'ın iç siyasi dengelerinin kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesini mümkün görmektedirler.
Atrisi, direniş ile onu destekleyen toplum arasındaki ilişkinin ayrılmaz olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
"Direniş, bu toplumun ürünüdür. Direnişçilerin tamamı bu çevrenin evlatları ve aile fertleridir. Bu nedenle, üzerlerinde ne kadar baskı kurulursa kurulsun, direnişi toplumundan koparmak kolay değildir."
Mücadele Yöntemleri
Atrisi'ye göre öncelikle;
- İşgali meşrulaştırmaya veya direniş ile silahını gayrimeşru göstermeye çalışan projelere karşı durulmalıdır.
- Mali kuşatma ve yeniden inşa çalışmalarının engellenmesine karşı mücadele edilmelidir.
- Yerinden edilen insanların ve savaş mağdurlarının yükünü hafifletecek doğrudan destek mekanizmaları güçlendirilmelidir.
- Toplumun direnme kapasitesi artırılmalıdır.
Atrisi, medya alanında ise güven veren siyasi ve kültürel bir söylem oluşturulmasının önemine dikkat çekerek şöyle dedi:
"Karalama kampanyalarına karşı duracak, düşmanca söylemleri etkisiz hâle getirecek ve toplumun umudunu canlı tutacak bir medya dili gereklidir. Bu da toplumun dayanıklılığını güçlendirerek çok yönlü saldırılar karşısındaki direncini artıracaktır."
Direniş Profesyonel ve Uzman Medya Kuruluşlarına İhtiyaç Duyuyor
Gazeteci ve yazar Mona Sükriyye, direnişe yönelik saldırıların bugüne özgü olmadığını, bunun direniş fikrinin doğasından kaynaklandığını ifade etti.
Sükriyye'ye göre direniş; sömürgeci, yerleşimci ve işgalci Siyonist projeye karşı duran özgürleştirici bir düşünceyi, ideolojiyi ve mücadele projesini temsil etmektedir.
Gazeteci Sükriyye, El-Ahd'a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
"Siyonist projenin amacı, başta Filistin ve tarihsel sembolik önemi bulunan Güney Lübnan'daki Cebel Âmil bölgesi olmak üzere, bölge halklarını boyun eğdirmektir."
Sükriyye'ye göre direniş ile Siyonist proje birbirine tamamen zıt iki projedir.
Direniş; hakikat, adalet ve insanlık değerlerine dayanırken, Siyonist proje ise işgal, soykırım ve savaş suçları üzerine kuruludur.
Bu iki proje arasındaki mücadelede bireylerin ve grupların tutumları netleşmekte; bağımsızlık, egemenlik ve düşman kavramları yeniden tanımlanmaktadır.
Sükriyye, direnişin sürekli hedef alınmasının temel nedeninin onun varoluşu olduğunu belirterek şöyle dedi:
"Direnişe bağlı kalmanın ağır bedelleri ve büyük fedakârlıkları vardır. Bu nedenle direniş, sömürgeci güçlerin sürekli hedefi hâline gelmiştir. Çünkü onlar direnişin varlığını kendi projelerinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görmektedir."
Lübnan iç siyasetine değinen Sükriyye, mezhep temelli siyasi sistemin ve dış bağlantılarının da direniş karşıtı söylemleri beslediğini belirterek, bunun tarihsel kökleri bulunan eski bir olgu olduğunu ifade etti.
Çözüm Önerileri
Sükriyye'ye göre mücadelenin ilk adımı, direniş tercihine dayanan düşünceyi, inancı ve toplumsal bilinci güçlendirmektir. Destekçi kitlenin, karşı karşıya olduğu büyük tehditler konusunda bilinçlendirilmesi ve sabır ile direniş kültürünün yaygınlaştırılması gerektiğini vurguladı.
Ayrıca direnişin;
- Daha kaliteli,
- Daha gelişmiş,
- Daha cesur,
- Diyalog kurabilen,
- Olayları açıklayan,
- Hazır söylemleri tekrar etmekten kaçınan profesyonel medya kuruluşlarına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Bunun yanında gerçekleri dürüstçe ele almanın, hak ve sorumlulukları açıkça kabul etmenin gerçek toplumsal bilincin oluşmasına katkı sağlayacağını belirterek şu değerlendirmede bulundu:
"Özellikle varoluşsal bir mücadelenin yaşandığı böyle bir dönemde bilinç, direnişi korumanın ve onun dayanıklılığını artırmanın temel unsurudur."
Savaş Yalnızca Silahla Yapılmıyor
Sosyolog Dr. Ubade Kesr, direnişi destekleyen toplumsal çevrenin hedef alınmasının yalnızca siyasi veya medya baskısından ibaret olmadığını söyledi.
Ona göre asıl amaç, maddi ve manevi yıpratma yoluyla direniş ile onu destekleyen toplum arasında ayrılık oluşturmak, insanların siyasi ve toplumsal tutumlarını değiştirmektir.
Kesr, geniş dayanışma dalgalarına rağmen bazı çevrelerin yaşanan yıkımın sorumluluğunu direniş çevresine yüklediğini, bunun da ayrımcı söylemler ve damgalamalarla desteklendiğini ifade etti. Sosyolojik açıdan bunun bireysel görüşler olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek şunları söyledi:
"Burada yaşanan süreç, bütün bir toplumsal grubun tek bir siyasi kimliğe indirgenmesi ve ardından çatışmanın bütün sonuçlarından topluca sorumlu tutulması anlamına gelen 'ötekileştirme' sürecidir."
Kesr, bunun aynı zamanda "toplumsal damgalama" ve "mekânsal damgalama" olarak bilinen olgunun bir örneği olduğunu belirtti.
Buna göre yalnızca bireyler değil, mahalleler ve bölgeler de hedef alınmakta; coğrafya kimliğe, kimlik ise ahlaki ve siyasi bir yargıya dönüştürülerek dışlanma, ayrımcılık ve mahrum bırakılma süreçleri oluşturulmaktadır.
Kesr'e göre bu süreç, yoğun bir medya kampanyasıyla desteklenmektedir. Geleneksel medya ve sosyal medya platformlarında direniş, yıkım ve saldırıların sorumlusu olarak gösterilmekte; İsrail'in işgali ve saldırıları ise geri planda bırakılmaktadır.
Bunun yanında direnişi destekleyen çevrelere karşı karalama, kışkırtma, siyasi yargılama kampanyaları yürütülmekte; hatta sahte haberler ve yanıltıcı bilgiler yayılmaktadır.
Kesr, bu nedenle savaşın artık yalnızca silahla yürütülmediğini belirterek şöyle dedi:
"Savaş artık söylem, medya, kalıp yargılar üretme ve kamuoyunun bilincini şekillendirme araçlarıyla da yürütülmektedir. Amaç, direnişi ayakta tutan toplumsal çevreyi zayıflatmaktır. Çünkü bu çevre direnişin en önemli güç kaynaklarından biridir."
Mücadele Yolları
Kesr'e göre bunun karşısında kapsamlı bir strateji geliştirilmelidir. Bu strateji;
- Tarih, uluslararası hukuk ve sosyal bilimlere dayalı yeni bir bilgi ve söylem üretmeyi,
- Çatışmanın gerçek niteliği konusunda toplumsal farkındalık oluşturmayı,
- Gerçeklerin çarpıtılmasına karşı mücadele etmeyi içermelidir.
Ayrıca işgal güçlerinin işlediği suçların bilimsel ve hukuki yöntemlerle belgelenmesi, bunların dijital platformlarda ve sosyal medyada yaygınlaştırılması gerektiğini ifade etti.
Bunun, tek taraflı anlatının kırılmasına ve yönlendirilmiş propagandaya karşı etkili olacağını söyledi.
Kesr ayrıca uluslararası insan hakları girişimlerinin güçlendirilmesi, işgalci liderlerin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan yargılanması için hukuki süreçlerin desteklenmesi gerektiğini vurguladı.
Bunun yanında, Lübnan'da ulusal bir diyalog başlatılarak direnişin, uluslararası sözleşmeler ve Lübnan Anayasası tarafından güvence altına alınmış meşru bir hak olduğunun yeniden teyit edilmesi gerektiğini belirtti.
Bu sürecin gazeteciler, hukukçular, akademisyenler, araştırmacılar, sivil toplum kuruluşları arasında geniş iş birlikleri kurulmasını da kapsaması gerektiğini ifade etti.
Bu iş birliklerinin amacı; medya kaynaklı yanlış bilgileri düzeltmek, işgal suçlarını belgelemek, hukuki savunma sağlamak ve kapsayıcı ulusal bir söylem üretmektir.
Kesr, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
"Toplumsal dayanıklılık yalnızca yeniden inşa çalışmaları veya maddi yardımlarla sağlanamaz. Aynı zamanda toplumsal bütünlüğün korunması, ulusal kimliğin güçlendirilmesi ve saldırının sonuçlarını kalıcı hâle getirmeyi amaçlayan siyasi süreçlere karşı durulması gerekir. Çünkü güçlü ve birlik içindeki bir toplum, kendisini hedef alan her türlü girişime karşı en önemli savunma hattını oluşturur."
Sonuç olarak, görüşlerine başvurulan üç araştırmacı da direnişe yönelik saldırıların artık yalnızca askeri boyutta olmadığını; medya, siyasi, psikolojik ve toplumsal alanlara da yayıldığını ve direnişin en önemli güç unsurlarından biri olarak görülen destekçi toplumsal çevreyi hedef aldığını ifade etmektedir.
yorumunuz