Havza Haber Ajansı’nın Meşhed muhabirinin bildirdiğine göre Uzmanlar Meclisi üyesi Hüccetü’l-İslam ve’l-Müslimin Seyyid Muhammed Mehdi Mirbagıri, Rezevî İslam Bilimleri Üniversitesi’ndeki Mirza Cafer Medresesi’nde düzenlenen “Dârülilm” yaz okulunun talebelerine yönelik ahlak dersinde, ahlak alanındaki bazı rivayetlere ilişkin konulara değinerek şunları söyledi:
"Ahlakla ilgili konularda üzerinde yeterince durulmayan ve daha az ele alınan önemli alanlardan biri, toplumsal meseleler ve müminlerin birbirleriyle ilişkileridir. Her ne kadar ilk dönem âlimlerinin bazı eserlerinde bu konuya dikkat edilmiş olsa da, genel olarak bu boyut yeterince incelenmemiştir.
Eski rivayet kaynaklarında “Ahlak Kitabı” adıyla müstakil bir bölüm bulunmamaktadır. Bu konular için farklı başlıklar kullanılmıştır. Örneğin, değerli el-Kâfî kitabında “İman ve Küfür” başlığı yer almakta ve ahlaka ilişkin meseleler de bu başlık altında ele alınmaktadır. Elbette bu konular yalnızca ahlakla sınırlı değildir; kapsamı daha geniştir. Ancak ahlakla ilgili meselelerin bir bölümü bu başlık altında incelenmiştir.
Bazı ahlaki konular da “Akıl ve Cehalet” başlığı altında ele alınmıştır. el-Kâfî’de yer alan “Akıl ve Cehalet Hadisi”, ahlak alanındaki önemli hadislerimizden biridir. Büyük âlimler bu hadis üzerinde ayrıntılı biçimde durmuş, bazı büyük şahsiyetler, özellikle de İmam Humeyni, akıl ve cehalet konusunda risaleler kaleme almış ve “Akıl ve Cehalet Orduları Hadisi”ni şerh etmişlerdir.
Akıl ve Cehalet Hadisi
Akıl ve cehalet hadisine baktığımızda, burada ahlakın temellerinin ortaya konulduğunu görüyoruz. Rivayetin başlangıcında İmam şöyle buyurur: “Aklı, onun ordularını; cehaleti ve onun ordularını tanırsanız hidayete erer ve yolu bulursunuz.”
Daha sonra aklın yaratılışı ve onun konumu hakkında açıklamalar yapılır. İlim ehli ve bu alandaki uzmanlar bu ifadeler hakkında ayrıntılı açıklamalarda bulunmuşlardır.
Hadisin devamında Allah Teâlâ’nın akla, “Geri dön!” buyurduğu, aklın geri döndüğü; ardından “Yönel!” buyurduğu ve aklın da yöneldiği ifade edilir.
İnsanın sorumlulukları da aslında bu anlam içerisinde özetlenebilir. Bir sorumluluk, kendisine verilen görevleri yerine getirmek üzere hareket etmek; diğer sorumluluk ise bu görevleri yerine getirdikten sonra Allah Teâlâ’ya geri dönmektir.
Bal arısına da “assâl” denir; çünkü kendisine verilen görevi yerine getirmek üzere gider ve sonra geri döner. İmam Hüseyin’in (a.s.) Seyyid İbn Tâvûs tarafından nakledilen Arefe Duasında da aynı anlamı görmek mümkündür. İnsan, varlık âlemindeki eserlerden ve tezahürlerden geçerek Allah’a geri dönmeli ve bu dönüş, aklın hakikatlerinin onun varlığında ortaya çıkmasına vesile olmalıdır."
Güzel Sıfatlar Kulluğun Sıfatlarıdır
Akıl sıfatlarının, güzel ahlak ve kulluk sıfatları olduğunu söyleyen Hüccetü'l-İslam Mirbagıri şöyle devam etti:
"İnsan, kulluğu ve itaati ölçüsünde bu sıfatlardan nasiplenir. Bu sıfatlar insanda bağımsız olarak yaratılmaz; aksine Hz. Peygamber’in (s.a.a.) varlığına bağlı olarak insana lütfedilir.
Hz. Peygamber’in nurunun bir yansıması müminlerin kalplerinde ve iman ümmetinde ortaya çıkar. Her insana aklın güçlerinin bağımsız olarak verildiği söylenemez. Nasıl ki müminin aklı küllî aklın bir ışını ve yansıması ise, onun aklî güçleri de aynı hakikatin bir yansımasıdır.
Bu tecelliler, müminlerin kalplerinde imanlarının derecesine göre ortaya çıkar. İnsan kibre ve istikbara kapılırsa şeytanın safına girer ve onun içinde cehalet ile cehaletin güçleri ortaya çıkar.
Peygamberler ve kâmil müminler, rivayetlerde “Emrimiz zor ve çok zorlayıcıdır” (أمرنا صعب مستصعب) şeklinde ifade edilen bir hakikati taşıyabilirler. Mukarreb melek, gönderilmiş peygamber ve imtihan edilmiş mümin bu hakikati taşıyabilir.
Bu hakikat, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) velayetidir. Bu velayet, peygamberlere ve kâmil müminlere kendi varlık kapasiteleri ölçüsünde lütfedilir ve Peygamber’in sıfatları onların varlıklarında tecelli eder."
“Güzel Söz” ve “Güzel Ağaç”
“Güzel kelime” ile ilgili hadislere de değinen Hüccetü'l-İslam Mirbagıri şöyle konuştu:
"Kur’an-ı Kerim, güzel kelimeyi güzel bir ağaca benzetmektedir. Rivayetlerde ise Hz. Peygamber’in, “Güzel kelime, tevhid ağacıdır” buyurduğu aktarılmıştır.
Bu ağacın kökü, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) mukaddes varlığı; gövdesi Hz. Ali (a.s.); dalları imamlar (a.s.) ve müminler ise bu güzel ağacın yapraklarıdır.
Bu benzetmenin anlamı şudur: Bir ağaç vardır ve onun kökü, gövdesi, dalları ve yaprakları bulunur. Müminler de bu ağacın dallarından ve uzantılarından meydana gelir. İman ettikleri ölçüde güzel sıfatlar onların varlığında ortaya çıkar.
Rivayette geçen “Bize dayanarak Allah’a ibadet edildi ve bize dayanarak Allah tanındı” (بِنَا عُبِدَ اَللَّهُ وَ بِنَا عُرِفَ اَللَّهُ) sözü de aynı anlama gelir.
İbadetin aslı, mutlak kul olan Hz. Peygamber’e (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt’e (a.s.) aittir. Müminler ise onların izinden giderek ibadet ederler.
İbadetin hakikati Hz. Peygamber’in ve Ehl-i Beyt’in varlığında gerçekleşmiştir. Namaz ve ibadete ilişkin diğer hakikatler de aynı şekilde anlaşılmalıdır. Yani kulluğun temel hakikatleri onların varlığında gerçekleşmiş, bunların dalları ve yansımaları ise müminlerde imanları ölçüsünde ortaya çıkmıştır.
Tevelli ve Teberri Tamamlanmadan Ahlak Tamamlanmaz
İnsandaki güzel sıfatların kemale ulaşmasını istiyorsak tevelli ve teberrinin de tamamlanması gerekir. İnsan teberri konusunda eksik kalırsa bazı sıfatlar da onda eksik biçimde ortaya çıkar.
İyilik ve kötülüğün birbirine karıştığı bu dünyada kâfirlerin, cehaletin ve müstekbirlerin sıfatları müminin varlığında da ortaya çıkabilir. İnsan tam anlamıyla teberri makamına ulaşmadığı sürece sıfatları kemale ermez.
Varlık âleminde bu karışıklığın sona ereceği bir aşama vardır. Rivayetlerde zuhur döneminde bunun bir mertebesine işaret edilmiştir. O dönemde müminler ile diğerleri birbirinden ayrılacaktır.
Kıyamet âleminde de bir ayrıştırma ve belirginleşme aşaması vardır. İnsanın kendi imamıyla olan ilişkisi belirginleştiğinde, bunun dereceleri de açığa çıkacaktır.
Bu karışıklık dünyasında insan tam anlamıyla teberri etmedikçe Hz. Peygamber’in bütün sıfatları onda tecelli etmez.
Açıktır ki insanın istikbar düzenine en küçük bir bağlılığı dahi varsa, iman sıfatları onda tam anlamıyla ortaya çıkmaz. Maddi medeniyetin, istikbar düzenine bağlı olduğu hâlde güzel bir yönü bulunduğunu söyleyip ona gönül bağladıktan sonra iman sıfatlarının insanda kemale ulaşmasını bekleyemeyiz.
İman sıfatlarının kemali, insanın cehaletten arınmasına ve onun bütün tezahürlerinden ve bütün boyutlarından tam anlamıyla uzaklaşmasına bağlıdır.
Dünya Hayatı Şeytanî Düzenin Ekseninde Şekillenir
Bunun karşısında dünya hayatı, şeytanî düzenin ekseninde şekillenir ve çeşitli görünümlere sahiptir. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda övünme ve mal ve evlatlarda çoğalma yarışından ibarettir.”
(Hadîd suresi, 20)
Her ne kadar bu görüntüler kalıcı olmasa da insanı bir süre kendilerine bağlayabilirler. İnsan dünya hayatının içinden geçmeli ve ona gönülden bağlanmamalıdır.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
“Onlardan bazı kimselere verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme.”
(Tâhâ suresi, 131)
Yani insanın bakışını dünya hayatının çiçeklerine ve süslerine uzun süre yöneltmemesi gerekir. Aksi hâlde insan dünya hayatına kapılıp onun içerisinde esir olur."
Güzel Ahlakın Kökü Kullukta, Kötü Ahlakın Kökü İstikbardadır
Hüccetü'l-İslam Mirbagıri sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu rivayetlerden şu sonucu çıkarabiliriz: Güzel ahlakın kökü Allah’a kulluk etmek, kötü ahlakın kökü ise istikbardır.
Ahlakın kulluğa dayandığı düşüncesini yalnızca merhum Şehid Mutahharî’nin eserlerinde gördüm. Bütün güzel ahlaki özellikler kulluk ahlakıdır; bütün kötü ahlaklar ise istikbarın dallarıdır.
İkinci önemli nokta şudur: Güzel ve kötü ahlakın kendi içerisinde bir düzeni ve hiyerarşisi vardır.
Bunun aslı Hz. Peygamber’e (s.a.a.) aittir. Ardından peygamberler, kâmil müminler ve daha sonra diğer müminler gelir. Güzel sıfatlar Hz. Peygamber’de, Ehl-i Beyt’te, peygamberlerde ve kâmil müminlerde kemale ulaşır. Diğer müminlerde ise imanları ölçüsünde ve tedricî olarak ortaya çıkar; ta ki insan tam anlamıyla teberri makamına ulaşıncaya kadar.
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Kulluğu ahlaka bağlayan temel halka tevelli ve teberridir. Yani ahlakın temeli kulluk ve istikbar ile tevelli ve teberridir; sıfatlar da bunların altında şekillenir. Bu nokta ahlak tartışmalarında son derece önemlidir.
Ahlakı Şeriattan Bağımsız Düşünmek
Bazen ahlak, “insanî ahlak” şeklinde tanımlanmakta ve ardından şeriat onun altına yerleştirilmektedir. Bu bakış açısına göre ahlak, teşriin yani dinî hükümlerin belirleyicisi hâline getirilmekte; akıl sahibi insanların ortak kabul ettiği ahlaki ilkeler esas alınmakta ve daha sonra fıkıh, Batı’daki insanî ahlak anlayışı temelinde tanımlanıp teorileştirilmeye çalışılmaktadır.
Bazen de insan hakları, “amaçlar ve maslahatlar” üzerinden fıkhın üzerine hâkim kılınmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ahlakın aslı ibadete dayanır. Allah’a kulluktan bağımsız, kendi başına var olan müstakil bir ahlak anlayışımız yoktur. Güzel ahlak, istikbarın karşısında şekillenir.
Hüsn ve kubh, yani iyilik ve kötülük meselesi de şu soruya dayanır: Adalet neden iyidir, zulüm neden kötüdür?
Bunun kökü insanın fıtratında bulunur. Fıtrî olanın kökü ise tevhid ve Allah’a kulluktur. Böylece bu hakikat insanın ahlaki fıtratına dönüşür.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
“Sonra ona kötülüğünü ve takvasını ilham etti.”
(Şems suresi, 8)
Bu anlam, şu ayetin kapsamı içerisindedir:
“Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat...”
(Rûm suresi, 30)
Rivayetlerde fıtrat, tevhid olarak yorumlanmıştır. Bazı rivayetlerde ise insanın fıtratına yerleştirilen şeyin tevhid, nübüvvet ve velayete şahitlik olduğu ifade edilmiştir.
Dolayısıyla tevhid esastır ve Allah’a kulluk etmenin yolu da Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt üzerinden geçer.
Bu durumda fücur istikbara, takva ise kulluğa dayanır. Eğer temelini kulluk oluşturmayan bir ahlak sistemi kurar ve ahlakı kendi başına, bağımsız ve insanın özünden gelen bir mesele olarak kabul edersek, Allah’a kulluğu ahlaka bağımlı hâle getirebiliriz. Hatta bir yerde Allah’a kulluk etmenin ahlaka aykırı olduğunu düşünürsek, “O hâlde Allah’a kulluk edilmemelidir” sonucuna varabiliriz. Oysa iyilik ve kötülüğün kökü kulluk ve istikbardır.
Kibir Allah’ın Makamına Ortak Olmaya Kalkışmaktır
Hz. Ali’nin (a.s.) hutbelerine baktığımızda da bu anlamın vurgulandığını görürüz. Allah Teâlâ, izzet ve kibriyayı kendisine özgü kılmıştır. Kim kibriya ve izzet elbisesini giymeye kalkışırsa Allah’ın rahmetinden uzaklaşır.
Allah, Rahmân sıfatının gereği olarak müstekbirlere de güç ve imkân verir. Ancak ilahî lanet, insanın bu Rahmânî rahmet dairesinden çıkması anlamına gelir; yani insanın ilahî rahmetten ve yardım alanından uzaklaşmasıdır.
Allah, melekleri de bu mesele üzerinden imtihan etmiştir: Allah’ın kibriyası ve izzeti karşısında boyun eğecekler mi, yoksa bu makama girmeye mi kalkışacaklar?
Hz. Ali (a.s.) aynı hutbenin devamında şöyle bir anlamı açıklamaktadır:
Eğer Allah dileseydi, Âdem’i öyle bir nurdan yaratırdı ki akıllar onun karşısında boyun eğerdi. Ona öyle güzel bir koku verirdi ki insanlar bu kokudan büyük haz duyardı. Fakat böyle bir durumda imtihan gerçekleşmezdi.
Bu nedenle Allah, kullarını bazı şeylerle imtihan etti ki ihlâs ve istikbarın reddedilmesi onların varlığında gerçekleşsin.
İnsanın Allah Karşısındaki Hakikati
Allah Teâlâ’nın kuldan istediği temel şey, O’nun kibriya ve izzeti karşısında boyun eğmesidir. Bunun karşısındaki şey ise kibirlenmek ve kendisine izzet atfetmektir.
İstikbar ve kendini üstün görme, Allah’ın kendisine ait kıldığı alana ve dokunulmaz bölgeye girmeye kalkışmak anlamına gelir.
Biz Allah karşısında mutlak anlamda zelil ve muhtacız. Mutlak kibriya O’na, mutlak izzet de O’na aittir. Bizim yapmamız gereken ise tezellül, boyun eğme ve kulluktur.
Hayrın temelinin kulluk, şerrin temelinin ise istikbar ve kendine izzet atfetmek olduğunu söyleyebiliriz. Yani Allah’ın izzet ve kibriya sınırlarına riayet etmemek, kötülüğün temelini oluşturur.
Bu rivayetten şu sonuç çıkar: Güzel sıfatların aslı kulluğun dallarıdır; kötü sıfatların aslı ise istikbarın dallarıdır.
Haset, Cimrilik ve Riya İstikbarın Araçlarına Dönüşebilir
İnsanın âlemde kulluğu yaymasını sağlayan güçler güzel ahlaki güçlerdir.
Buna karşılık, Allah’a karşı istikbarın yayılmasını sağlayan güçler —örneğin haset ve cimrilik— istikbarın araçlarıdır.
Cimri insan, cimriliği aracılığıyla istikbar eder. Haset ve riya da aynı şekilde insanın istikbar etmesine hizmet edebilir.
Bu sıfatlarla kulluk makamı arasındaki aracılar, mutlak kullar ve Allah’ın ikramına mazhar olmuş kullardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim onlar hakkında şöyle buyurur:
“O’ndan önce söz söylemezler ve O’nun emriyle hareket ederler.”
(Enbiyâ suresi, 27)
Allah onlara çeşitli sıfatlar ve güçler vermiştir. Onlar da bu güçlerle kulluğu âlemde yaymak ve ümmet oluşturmakla görevlidirler.
İman Ümmeti Güzel Ahlak Üzerine Kurulur
İman ümmeti, Allah Teâlâ karşısında boyun eğme, Allah’ın velilerine tevelli, Allah’ın düşmanlarından teberri ve güzel ahlak ekseninde şekillenir.
Ümmet ne kadar gelişirse güzel sıfatlar da onda o kadar fazla ortaya çıkar. Müminlerin birbirleriyle ilişkileri cömertlik, iyilik, bağışlama ve fedakârlık temelinde şekillenir.
“İman ve Küfür Kitabı”ndaki meselelerin önemli bir bölümü de aynı anlamla ilgilidir. Müminin imanî sıfatları bu temelde şekillenir.
Bunun karşısında insanın içerisinde istikbar ne kadar güçlenirse, bunun zemini ve yolu zalim önderlere ve Allah’ın düşmanlarına tevelli etmektir.
İnsan onlara bağlanır ve onları benimserse istikbar da onun varlığında yayılır. Nitekim Hz. Ali (a.s.) Kâsıa Hutbesinde şeytanın Allah karşısında istikbar ettiğini ifade eder. İnsan bu sıfata kapılmaktan sakınmalıdır. Çünkü şeytanın istikbarı bulaşıcı bir özelliktir; insanı da müstekbir hâle getirir.
İstikbarın yolu, cehalete, firavunlara ve insanlardan ve cinlerden olan şeytanî güçlere tevelli etmektir. Bu tevelli hem istikbarı hem de kötü ahlaki özellikleri insanın varlığında yayar.
İki Hayat: Dünya Hayatı ve Ahiret Hayatı
Bunun sonucunda, daha bu dünyada iki farklı dünya ve iki farklı hayat şekillenmektedir:
Biri dünya hayatı, diğeri ise ahiret hayatıdır.
Ahiret hayatı; kulluk, Allah Teâlâ’ya tevelli, şeytandan ve şeytanî güçlerden teberri ve güzel ahlak ekseninde şekillenir.
Dünya hayatı ise istikbar, şeytanî güçlere tevelli ve kötü ahlaki özelliklerin oluşması ekseninde şekillenir.
Bu iki dünya, varlık âleminde paralel biçimde bulunmaktadır; ancak birbirleriyle farklılık gösterirler. İmtihanlar, arındırma, saflaştırma, birbirinden ayırma ve hâlisleştirme süreçleri aracılığıyla zamanla birbirlerinden ayrılırlar.
Kur’an-ı Kerim’de bu ayrıştırma meselesi, özellikle Beyyine Suresi gibi surelerde ele alınmıştır. “Temhîs” yani arındırma ve saflaştırma da imtihanlar bağlamında gündeme gelmektedir.
Eğer ahlakı bu şekilde tanımlarsak, Allah Teâlâ ile doğrudan ilişki, Hz. Peygamber’in oluşturduğu ilahî düzen ve onun Ehl-i Beyt’ten devam eden yolu üzerinden kurulur. Bu şecerenin etrafında bir ümmet meydana gelir.
Ahlakın önemli bir bölümü, müminler toplumunun birbirleriyle olan ilişkilerini belirleyen sıfatlardan oluşur. Müminlerin ilişkileri de güzel ahlaki özellikler temelinde şekillenir.
Bu konu, ahlak meseleleri ele alınırken zaman zaman yeterince dikkate alınmamaktadır.
Ahlak genellikle bireysel bir mesele olarak tanımlanmaktadır. Oysa “İman ve Küfür Kitabı”ndaki konuların önemli bir bölümü tam da müminlerin birbirleriyle ilişkileri ve onların toplumsal ahlaki sıfatları ile ilgilidir.
yorumunuz