İmam Hasan Müçteba’nın (a.s.) dönemi, İslam tarihinin, hatta insanlık tarihinin en zor ve en acı dönemlerinden biridir. Bu durum, İmam Ali’nin (a.s.) şehadetinden sonra Kûfe halkının ihmalleri ve ihanetleri sonucunda ortaya çıkmış ve nihayetinde İmam Ali (a.s.), büyük bir mazlumiyet ve yalnızlık içerisinde şehit edilmiştir.
İmam Ali’nin (a.s.) ardından İmam Hasan (a.s.), Müslümanların hilafet sorumluluğunu üstlendi. Ancak karşısında haktan uzaklaşmış bir topluluk vardı. Çünkü hakka dayalı bir yönetim, İslam’ın temel hedeflerinden ve Peygamber’in (s.a.a.) yolundan büyük ölçüde uzaklaşmış olan o dönemin toplumunu yeniden doğru yola döndürmek istiyordu. Aslında İmam Hasan (a.s.), hilafeti bırakmanın ağır bedelini kabul ederek Muaviye’nin kötü amaçlarına ulaşmasını engelledi.
Muaviye, İmam Hasan’ın (a.s.) barış anlaşmasını kabul ettiğini duyunca şaşırdı. Çünkü böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. İmam Hasan’ın (a.s.) barışı kabul etmeyeceğini, savaşa gireceğini; İmam Hüseyin’in (a.s.) de onun yanında yer alacağını ve ikisinin de savaşta öldürüleceğini düşünüyordu. Böylece İslam’ın, Ehl-i Beyt’in ve Peygamber ailesinin temellerinin tamamen ortadan kalkacağını hesaplıyordu.
Gerçekte İmam Hasan’ın (a.s.) barışı sayesinde Muaviye’nin komplosu boşa çıkarıldı ve amaçlarına ulaşamadı. Ehl-i Beyt’te tecelli eden İslam’ın asli çizgisi ortadan kalkmadı, aksine korundu. Bu nedenle İmam Hasan’ın (a.s.) uzlaşmacı biri olduğunu söylemek doğru değildir. O, barış arayışında değildi; ancak içinde bulunduğu şartlar karşısında başka bir seçeneği kalmamıştı.
Bir rivayete göre İmam Hasan (a.s.), hicretin 50. yılında, Sefer ayının 7. Perşembe günü vefat etmiştir. Allâme Meclisî bu görüşü, Misbah ve Beledü’l-Emin adlı eserlerin sahibi Şeyh İbrahim Kef‘amî’ye nispet etmiştir. İmam Müçteba (a.s.), Muaviye bin Ebû Süfyan tarafından Ca‘de aracılığıyla kendisine içirilen zehir nedeniyle 48 yaşında şehit olmuştur.
Cemel Savaşı’nın Fatihi
İmam Müçteba’nın (a.s.) dönemi ve liderlik şahsiyeti hakkında konuşurken, imamet döneminin kendine özgü özellikler taşıdığını belirtmek gerekir. Genel olarak İmam Hasan’ın (a.s.) hayatı birkaç döneme ayrılabilir:
Birinci dönem, doğumundan Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatına kadar olan dönemdir.
İkinci dönem, sevgili babası İmam Ali’nin (a.s.) imamet dönemidir. Bu dönem, Emirü’l-Müminin’in 25 yıllık suskunluk dönemi ile beş yıllık hilafet dönemini kapsar.
İmam Hasan’ın (a.s.) hayatının üçüncü dönemi ise babasının şehadetinden kendi şehadetine kadar süren imamet dönemidir. Bu dönem de kendi içinde iki bölüme ayrılabilir: İmam Hasan’ın (a.s.) yönetimde bulunduğu dönem ve ardından yaklaşık 10 yıl süren, yönetimden uzak kaldığı ve zorunlu barış dönemidir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Müslümanlar arasında İmam Hasan (a.s.) sanki barış ve uzlaşma yanlısı bir kişiymiş gibi tanımlanmıştır. Sanki nüfuz sahibi olmayan, zor günlerin adamı ve direnişçi olmayan biriymiş gibi bir anlayış oluşturulmuştur. Bunun yanlış olduğunu söylemek gerekir. Hatta Ehl-i Sünnet âlimleri dahi İmam Hasan’ın (a.s.) ahlaki özelliklerini ve yiğitliğini öven pek çok söz nakletmişlerdir.
Şii ve Sünni birçok ravi arasında, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) İmam Hasan’ı (a.s.) övdüğü ve şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Hasan sayesinde ümmetim arasında barış sağlanacaktır.”
Gerçekte Hz. Hasan’ın (a.s.) hilafetten çekilmesi, Müslümanlar arasında bölünme meydana gelmesini engellemiş ve Müslüman ümmetin birliğini korumuştur. Bu konuda ilerleyen bölümlerde değinilecek birçok nokta vardır.
Cemel Savaşı’nda Asıl Fatih İmam Müçteba’dır (a.s.)
İmam Hasan’ın (a.s.) esas itibarıyla barış ve uzlaşma taraftarı olmadığını, savaş meydanlarında cesurca mücadele eden bir şahsiyet olduğunu göstermek için bir örnek verebiliriz.
Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s.) hilafeti dönemindeki Cemel Savaşı’nda İmam Hasan (a.s.), Kûfe halkının bu yıkıcı fitneye karşı seferber edilmesi konusunda görev alan kişiydi.
Savaş başladığında Hz. Ali (a.s.), mümkün olduğu kadar savaşın çıkmasını engellemeye çalıştı. Ancak ahdi bozanlar, savaştan, kan dökmekten ve Hz. Ali’yi iktidardan uzaklaştırmaktan başka bir şeyi kabul etmeyince Hz. Ali (a.s.) savaş meydanına çıktı. Gerçekten de Cemel Savaşı’nın asıl fatihi İmam Müçteba’dır (a.s.).
Hz. Ali (a.s.) korkusuzca düşmanın üzerine gidiyor ve düşman saflarını dağıtıyordu. Bunun üzerine Mâlik Eşter, Hz. Ali’nin hayatından endişe etti. Ancak kendisi Hz. Ali’nin savaş meydanına çıkmasına engel olamadığı için İmam Hasan’dan (a.s.), babasıyla konuşarak onu savaş meydanından uzaklaştırmasını istedi. İmam Hasan (a.s.) büyük çaba gösterdi. Sonunda babasına, annesinin ruhu üzerine yemin ettirerek onu savaş meydanında kalmaktan vazgeçirebildi. Hz. Ali (a.s.) başlangıçta bunu kabul etmedi. Ancak daha sonra şöyle buyurdu:
“Allah’a yemin ederim ki anneni hatırlatmasaydın asla durmazdım ve düşmandan tek bir kişiyi bile sağ bırakmazdım. Fakat bil ki bu deve ayakta olduğu ve Âişe bu insanlara önderlik ettiği sürece düşman direnmeye devam edecektir.”
Bunun üzerine Hz. Ali (a.s.), oğlu Muhammed Hanefiyye’yi savaş meydanına gönderdi ve savaşın sona ermesi için devenin ayaklarını kesmesini istedi. İbn Hanefiyye bu işi yapmak için büyük çaba gösterdi ancak başarılı olamadı. Yaralı ve başarısız bir şekilde geri döndü. Ardından İmam Hasan (a.s.), babasının emriyle sancağı eline aldı ve düşman saflarına daldı. Devenin yanına ulaştı ve bir darbe ile onu yere serdi. Bunun üzerine ahdi bozanlar birer birer kaçmaya başladılar.
İmam Hasan (a.s.) zafer kazanmış bir şekilde karargâha döndüğünde Hz. Ali (a.s.), Muhammed Hanefiyye’ye dönerek şöyle dedi:
“Sen elinden geleni yaptın ve cesurca savaş meydanına çıktın. Fakat eğer sen cesareti babandan miras aldıysan, bil ki Hasan bu cesareti yalnızca babasından değil, annesinden de miras almıştır.”
İmam Hasan’ın (a.s.) Dönemindeki İnsanlar Haktan Uzaklaşmıştı
İmam Hasan Müçteba’nın (a.s.) dönemi, İslam tarihinin, hatta insanlık tarihinin en zor ve en acı dönemlerinden biridir. Bu durum, İmam Ali’nin (a.s.) şehadetinden sonra Kûfe halkının ihmalleri ve ihanetleri sonucunda ortaya çıkmış ve nihayetinde İmam Ali (a.s.), büyük bir mazlumiyet ve yalnızlık içinde şehit edilmiştir. İmam Ali’nin (a.s.) ardından İmam Hasan (a.s.), Müslümanların hilafet sorumluluğunu üstlendi.
Ancak karşısında haktan uzaklaşmış bir topluluk vardı. Çünkü hakka dayalı yönetim, İslam’ın temel hedeflerinden ve Peygamber’in (s.a.a.) yolundan büyük ölçüde uzaklaşmış olan toplumu yeniden doğru yola döndürmek istiyordu. Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s.) bunun için büyük çaba göstermiş, ancak sonunda şehit edilmiştir.
Şimdi İmam Hasan (a.s.) bu makamdaydı. Üstelik onun durumu Hz. Ali’nin döneminden de daha kötüydü. Hz. Ali (a.s.) bir zamanlar Muaviye’ye karşı savaş ilan edip savaşmak istediğinde yaklaşık 95 bin kişi savaşa hazırdı. Ancak İmam Hasan (a.s.) hilafete geldiğinde henüz yönetim üzerindeki hâkimiyetini tam olarak kuramamıştı.
Muaviye, Hz. Ali’nin şehadetini ve İmam Hasan’ın (a.s.) halife oluşunu duyunca büyük bir öfkeye kapıldı. Çünkü İmam Hasan’ın manevi gücü ve üstün özellikleri sayesinde halkı çok kolay bir şekilde kendi tarafına çekebileceğini biliyordu. Ayrıca İmam Hasan’ın (a.s.) Şam’daki Muaviye yönetimini ortadan kaldırmayı kesinlikle başarabileceğini de biliyordu. Bu nedenle Muaviye, Şam’dan Kûfe’ye doğru bir ordu gönderdi. Böyle bir durumda İmam Hasan (a.s.) ve onun yerinde bulunan herhangi bir yönetim, bu askerî harekâta mutlaka karşılık vermek zorundaydı.
Kûfe Halkı Neden Muaviye'ye Karşı Savaşmak için İmam Hasan’a (a.s.) Biat Etmedi?
İmam Hasan (a.s.), Kûfe halkından bu komploculara karşı koymak üzere hazırlanmalarını istedi. Kûfe askerî bir şehirdi. Askerler, düşmana karşı savaşmak üzere devletten maaş alıyorlardı. Ancak bu bedbaht, vefasız ve akılsız insanlar İmam Müçteba’ya (a.s.) biat etmeye yanaşmadılar.
Kûfelilerin, Peygamber ailesinin, Emirü’l-Müminin’in ve İmam Hasan’ın (a.s.) savaşları hakkındaki anlayışı şuydu:
Onlara göre bunlar Müslümanlarla yapılan savaşlardı. Bu savaşlarda ganimet yoktu; kadınlar ve çocuklar esir alınmıyordu. Onlar için yalnızca masraf, ölüm ve kan dökülmesi vardı.
Oysa Kûfeliler Muaviye’ye biat ettikleri takdirde onun kendilerini kâfirlere karşı savaşa götüreceğini düşünüyorlardı.
Romalılar ve diğer kâfirlerle yapılan savaşlarda ganimet vardı, esir alma vardı ve yeni toprakların fethedilmesi söz konusuydu.
Bütün bunlar, o dönemde Kûfe halkının İmam Hasan’a (a.s.) değil, Muaviye’ye biat etmeyi tercih etmesine neden oldu.
İmam Mücteba’nın (a.s.) Üst Düzey Komutanları İhanet Etti ve Düşmana Mektuplar Yazdı!
Bütün bunlara rağmen bazı Şiiler İmam Müçteba’nın (a.s.) yanında yer aldı ve bir ordu oluşturuldu. Ancak bu ordu beş veya altı farklı grup ve akımdan oluşuyordu. Hatta İmam Hasan’ın (a.s.) ordusunun içinde bir grup Haricî bile bulunuyordu.
Bazıları İmam Hasan’ı (a.s.) ikinci imam olarak değil, beşinci halife olarak bile tanımıyordu. Yalnızca kabile reisleri kendilerine emir verdiği için Muaviye’ye karşı savaşa katılmışlardı. Dolayısıyla İmam’a karşı gerçek bir inanç ve bağlılıkları yoktu. Muaviye’nin karşısına geldiklerinde ve onun vaatlerini duyduklarında ihanet ettiler.
İmam Müçteba’nın (a.s.) üst düzey komutanlarından bazıları düşmana mektuplar yazdı. Bu mektuplarda yalnızca Muaviye’nin yanında olduklarını bildirmekle kalmadılar; Muaviye’nin İmam Hasan’ı (a.s.) canlı mı yoksa ölü mü istediğini söylemesinin yeterli olacağını da ifade ettiler.
İmam Hasan (a.s.) bu ihanetleri görünce başarıya ulaşamayacağını kesin olarak anladı. Muaviye, babası Hz. Ali’nin (a.s.) döneminde Sıffin Savaşı sırasında bir komplo kurmuş, Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna kaldırarak Hz. Ali’nin ordusunda bölünme ve parçalanmaya yol açmıştı.
Şimdi ise İmam Hasan’ın (a.s.) ordusu, Muaviye’nin böyle bir komplosuna daha maruz kalmadan kendi içinde bu kadar çok parçaya bölünmüştü. Bu nedenle İmam Müçteba (a.s.), bu birbirinden kopuk ve uyumsuz orduyu ayıklamaya karar verdi.
Birtakım konuşmalar yaptı ve bu konuşmalar doğrultusunda maddi çıkar peşinde olanları veya isteksiz ve ilgisiz bir şekilde savaş meydanına gelmiş olanları ordudan uzaklaştırdı.
İmam Hasan'ın (a.s.) Ayağına Dost Görünümlü İnsanlardan Saplanan Hançer
Ne yazık ki İmam Hasan’ın (a.s.) askerleri onun konuşmasını tamamlamasına izin vermedi. Ayaklandılar, onun çadırına saldırdılar, çadırını yağmaladılar ve eşyalarını çaldılar.
Sonunda İmam Hasan (a.s.) atına binerek İran’ın başkenti Medain'e doğru hareket ettiğinde, yine bu kişilerden biri onun mübarek bacağına bir hançer sapladı. Hançer kemiğine kadar ulaştı ve İmam Hasan’ı (a.s.) ağır şekilde yaraladı. Casuslar bu durumu Muaviye’ye bildirdi. Muaviye, İmam Hasan’ın (a.s.) kendi askerleri tarafından yaralandığını öğrenince ona bir mesaj göndererek şöyle dedi:
“Sen böyle bir orduyla benimle mi savaşmak istiyorsun?”
Muaviye ayrıca hainlerin İmam Hasan’a (a.s.) yazdığı mektuplardan bazılarını da ona gönderdi. İmam Hasan (a.s.) böylece askerlerinin ihanetini daha açık bir şekilde görmüş oldu. Muaviye ise bu durumu görünce İmam Hasan’a (a.s.), hilafetten vazgeçmesini ve bu durumda dilediği şartları öne sürebileceğini teklif etti.
İmam Hasan’ın (a.s.) Muaviye ile Barıştan Önce Halka Söylediği Son Sözler
İmam Hasan (a.s.), Muaviye’nin söylediklerini duyduktan sonra halka dönerek şöyle dedi:
“Muaviye bizi, dünya ve ahiret açısından hiçbir hayır taşımayan bir şeye davet ediyor. Eğer onun teklifini kabul ederseniz, Allah’ın sizin için takdir ettiği rızkı sizden esirgeyecektir. Eğer Allah’ın rızasını ve izzetli bir ölümü istiyorsanız, onun teklifini kabul etmeyin. Çünkü bizimle Muaviye arasında kılıçtan başka bir şey olmamalıdır.”
İşte tam bu sırada İmam Müçteba’nın (a.s.) askerlerinin arasından “Dünya! Dünya!” sesleri yükseldi. Küstahlık öyle bir noktaya ulaştı ki İmam Hasan onlara:
“Allah’ın rızası ve izzetli ölüm nedir?” dedi.
Onlar dünyada kalmak istiyorlardı. Aralarından tek bir kişi bile İmam’ı desteklemek veya savunmak için konuşmadı. İmam Hasan (a.s.), Muaviye’nin batıl olduğunu ve onunla mücadele edilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.
Ancak böyle bir durumda savaş çıkarsa, daha Muaviye’ye ulaşmadan önce kendi askerleri tarafından ordusunun yok edileceğini ve bütün durumun tamamen Muaviye’nin kontrolüne geçeceğini biliyordu. Üstelik Muaviye’nin hedefi, İslam’ın özünü ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildi.
İşte burada, İslam İnkılabı Rehberi'nin güzel ifadesiyle “tarihin en görkemli kahramanca yumuşaması” gerçekleşmiş oldu.
İmam Hasan (a.s.) Muaviye ile Uzlaşmacı Değildi; Fakat Başka Çaresi de Yoktu
Aslında İmam Hasan (a.s.), hilafeti bırakmanın ağır bedelini kabul ederek Muaviye’nin kötü amaçlarına ulaşmasını engelledi. Muaviye, İmam Hasan’ın (a.s.) barış anlaşmasını kabul ettiğini duyunca şaşırdı. Çünkü böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. İmam Hasan’ın (a.s.) barışı kabul etmeyeceğini, savaşa gireceğini; İmam Hüseyin’in (a.s.) de onun yanında yer alacağını ve her ikisinin de savaşta öldürüleceğini düşünüyordu. Böylece İslam’ın, Ehl-i Beyt’in ve Peygamber ailesinin temellerinin tamamen ortadan kalkacağını hesaplıyordu.
Fakat İmam Hasan’ın (a.s.) barışı sayesinde Muaviye’nin komplosu boşa çıkarıldı ve hedeflerine ulaşamadı. Ehl-i Beyt’te tecelli eden İslam’ın asli çizgisi ortadan kalkmadı, aksine korundu.
İşte bu nedenle İmam Hasan’ın (a.s.) uzlaşmacı biri olduğunu söylemek doğru değildir. O, barış arayışında değildi. Ancak içinde bulunduğu şartlar karşısında başka bir seçeneği kalmamıştı.
İmam Hasan’ın (a.s.) Mübarek Ömrünün Son Anları Nasıl Geçti?
Cünâde bin Ebû Ümeyye şöyle anlatıyor:
“İmam Hasan bin Ali’nin (a.s.), vefat ettiği hastalığı sırasında huzuruna girdim. Önünde kanla dolu bir kap vardı. Muaviye bin Ebû Süfyan’ın —Allah’ın laneti onun üzerine olsun— kendisine içirdiği zehir nedeniyle İmam’ın karaciğeri parça parça dışarı çıkıyordu. Bunun üzerine:
‘Ey efendim! Neden kendinizi tedavi ettirmiyorsunuz?’ diye sordum.
Buyurdu ki:
‘Ey Ebû Abdullah! Ölümü ne ile tedavi edebilirim?’
‘Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ dedim.
Bunun üzerine İmam Hasan (a.s.) bana dönerek şöyle buyurdu:
‘Allah’a yemin ederim ki bu, Resûlullah’ın (s.a.a.) bana verdiği bir sözdür. Bu imamet makamını Ali ve Fâtıma’nın evlatlarından on iki imam üstlenecektir. Bizden hiç kimse yoktur ki ya zehirle ya da kılıçla öldürülmesin. Hiçbirimiz doğal bir ölümle dünyadan ayrılmayacağız.’
Daha sonra kabı İmam’ın yanından kaldırdım. İmam (a.s.) bir yere yaslandı.
Ona:
‘Ey Resûlullah’ın oğlu! Bana nasihat et’ dedim.
Buyurdu ki:
‘Evet.
Ahiret yolculuğuna hazırlan ve ölüm vaktin gelmeden önce onun azığını hazırla.
Bil ki sen dünyayı ararken ölüm de seni aramaktadır.
Henüz gelmemiş bir günün üzüntüsünü, içinde bulunduğun güne taşıma.
Bil ki gücünün ve ihtiyacının üzerinde biriktirdiğin malda, başkalarının hazinedarı olursun.
Bil ki dünyanın helalinde hesap, haramında ceza, şüpheli olanında ise kınama ve azarlama vardır.
Öyleyse dünyayı bir leş gibi gör ve ondan seni ihtiyaçtan kurtaracak kadar al.
Eğer helal ise, ondan fazlasına karşı zahit davranmış olursun; yani ihtiyacından fazlasını bu leşten tüketmemiş olursun.
Eğer haram ise, bir leşten almış olursun; çünkü zorunluluk halinde leşten ihtiyaç miktarınca yemek caizdir.
Eğer kınanmış ve şüpheli bir şey ise, ondan az miktarda almak, karşılaşacağın kınamayı hafifletir.
Dünyan için, sanki sonsuza kadar yaşayacakmışsın gibi çalış. Ahiretin için ise sanki yarın ölecekmişsin gibi çalış.
Herhangi bir aileye ve kabileye sahip olmadan izzetli olmak, herhangi bir sultana sahip olmadan heybet ve büyüklük kazanmak istiyorsan, Allah’a isyanın zilletinden çık ve O’na itaatin izzetine gir.
İhtiyaç seni bir arkadaş edinmeye mecbur bıraktığında, öyle biriyle arkadaşlık et ki onunla beraber olduğunda seni süslesin; yani onun davranışları insanların yanında senin itibarını artırsın.
Ona hizmet ettiğinde senin itibarını korusun.
Ondan yardım istediğinde sana yardım etsin.
Konuştuğunda sözlerini doğrulasın.
Düşmana saldırdığında seni güçlendirsin.
Ona yardım elini uzattığında sana destek olsun.
İşlerinde bir aksaklık meydana geldiğinde onu gidermeye çalışsın.
Senden bir iyilik gördüğünde onu unutmasın.
Ondan bir şey istediğinde seni mahrum bırakmasın.
Sen dile getirmeden önce sana vermekte acele etsin.
Ona zorluk ve bela geldiğinde, onun başına gelenler seni de üzüntüye sevk etsin.
Öyle biriyle arkadaşlık et ki onun tarafından sana bir sıkıntı ve bela gelmesin.
Onun sebebiyle doğru yoldan sapmayasın.
Aranızda mal veya başka bir şey paylaşılırken anlaşmazlık çıktığında seni kendisine tercih etsin.’”
Cünâde şöyle devam ediyor:
“Bunun ardından İmam’ın nefesi ağırlaşmaya başladı ve mübarek yüzünün rengi öylesine sarardı ki onun için korkmaya başladım.
Bu sırada İmam Hüseyin (a.s.) ve Esved bin Ebü’l-Esved —Resûlullah’ın (s.a.a.) ashabından biri— içeri girdiler.
İmam Hüseyin (a.s.), İmam Hasan’ı (a.s.) kucakladı; mübarek başını ve iki gözünün arasını öptü ve yanına oturdu. Bir süre birbirleriyle alçak sesle konuştular.
Ebû’l-Esved ‘Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.’ dedi.
İmam Hasan (a.s.), kardeşine kendi ölüm haberini veriyordu.”
yorumunuz