Havza Haber Ajansı’nın haberine göre gaybet döneminde zuhur beklentisi, İmam’ın konumunu tanımak, onun yoluna bağlı kalmak ve hakkı desteklemeye hazır olmakla birleştiğinde etkili bir dinî ve toplumsal kimliğe dönüşür. Bu açıdan, muntazırların (bekleyenlerin) görevlerini yeniden ele almak; yalnızca duygusal bir bekleyişten bilinçli ve sorumluluk sahibi bir bekleyişe geçebilmek açısından önem taşımaktadır.
Hüccetü’l-İslam ve’l-Müslimin Refii, konuşmasında muntazırların görev ve sorumluluklarını şöyle açıkladı:
İmam’ı Tanımak: İntizâr Yolundaki İlk Adım
İnsan her konuda adaletli ve insaflı olmalıdır. Ey İbnü’l-Hasan! Senin karşında bizim görevlerimiz yok mu? Bunları da söylememiz gerekir. Sadece “Sen kimsin?” dememeliyiz. Evet, sen çok yüce ve üstün bir makama sahipsin; fakat bizim sana karşı görevlerimiz nelerdir? Bugün cuma günüdür ve duada şöyle diyoruz:
“Hâzâ yevmü’l-cum‘ati’l-mütevakka‘u fîhi zuhûrük”
“Bu, zuhurunun beklendiği cuma günüdür.”
Bizim sana karşı görevlerimiz vardır. Birinci görev, seni tanımaktır:
“Ârifen bi-evveliküm ve âhiriküm.”
İmam Mehdi’yi (a.s.) tanımak, onun kim olduğunu bilmektir. Gençler, İmam Mehdi’nin (a.s.) kim olduğunu, neden gaybet halinde bulunduğunu ve varlık âleminde ve bizim hayatımızdaki konumunun ne olduğunu bilmelidir. En azından İmam Mehdi (a.s.) hakkında bir veya iki kitap okumalıdırlar.

Hz. Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurmuştur:
“Men mâte ve lem ya‘rif imâme zamânihi, mâte mîteneten câhiliyye.”
“Kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.”
Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından sonra insanların yaşadığı sorun da buydu: İmam’ı tanımadılar. Bu nedenle imamet yolunu takip etmek yerine başkalarının peşinden gittiler.
Bugün gördüğünüz durum da bunun sonucunda ortaya çıkmıştır. İmamı tanıma konusunda Mâlik el-Eşter, Ammâr b. Yâsir, Mikdâd, Selmân-ı Fârisî ve Ebû Zer gibi şahsiyetler bu bilinç ve marifete sahipti.
İmam Cafer es-Sâdık’a (a.s.) “Marifet nedir?” diye soruldu.
Biz bu ifadeyi çok kullanıyoruz. Örneğin Meşhed’de İmam Rıza’yı (a.s.) ziyaret ettiğimizde:
“Ârifen bi-hakkih”
“Onun hakkını bilerek…”
deriz. Kum’da Hz. Masume’yi (s.a.) ziyaret ettiğimizde de bu ifadeyi tekrarlarız.
Peki bunun anlamı nedir? İmam şöyle buyurdu:
“Ârifen bi-hakkih”, yani onu olması gerektiği şekilde imam olarak kabul etmek ve imamlık hakkını tanımaktır.
İmamı tanımak; Ziyaret-i Câmia-i Kebîre’de ifade edilen marifetlere sahip olmaktır. Yani Ehl-i Beyt’i (a.s.) nübüvvet ailesi, risalet makamı ve meleklerin inip çıktığı yer olarak kabul etmek; onların ilmine, mucizelerine, kerametlerine ve Allah tarafından verilmiş makamlarına inanmak demektir.
Meşhed’e gittiğimizde İmam Rıza’ya (a.s.):
“Ey Allah Resulü’nün oğlu! Bizi gördüğünüze, sesimizi işittiğinize ve selamımıza karşılık verdiğinize şahitlik ediyoruz.”
dediğimizde, işte bu marifettir. İmamı tanımak yalnızca birkaç isim ve tarihi bilmek değildir. Asıl marifet, İmam’ın Allah tarafından verilmiş makamına inanmak ve onun velayeti aracılığıyla Yüce Allah’a yaklaşmaktır:
“Etekarrebu ilallâhi teâlâ…”
“Yüce Allah’a … vesilesiyle yaklaşırım.”

Tevessül: Ehl-i Beyt Aracılığıyla Allah’a Yaklaşmak
Bizim ikinci görevimiz, Ehl-i Beyt aracılığıyla Allah’a yaklaşmaktır. Buna tevessül denir.
Bugün milyonlarca insan Kerbelâ’da İmam Hüseyin’in (a.s.) türbesinin etrafında toplanıyor. Meşhed’de de insanlar İmam Rıza’yı (a.s.) ziyaret ediyor. Bir kişi şöyle diyebilir:
“İnsan kendi başına bir köşede oturup Allah ile konuşabilir.”
Evet, bu mümkündür. Fakat neden bize Allah’a İmam, imamzade ve Allah’ın velileri aracılığıyla yaklaşmamız tavsiye edilmiştir?
Çünkü Ehl-i Beyt (a.s.), insanın yolu kaybetmemesi için yolun işaretleri ve rehberleridir.
Bakın, İmam Rıza’yı (a.s.) ziyaret ettikten sonra hayatı değişen ne kadar çok insan vardır. İmam Hüseyin’in (a.s.) türbesinin yanında tövbe eden ne kadar çok insan vardır.
Sabahları “Allahümme kunli-veliyyik…” duasını okuyun. İmam Mehdi’ye (a.s.) selam gönderin. Onun niyetiyle sadaka ayırın ve daima onu hatırlayın.
Kerbelâ’ya gittiğinizde ziyaretinizi İmam Mehdi’nin (a.s.) niyetiyle ve onun adına gerçekleştirin. Birisi şöyle sorabilir:
“İmam Mehdi’nin benim ziyaret etmeme ihtiyacı mı var?”
Cevap hayırdır. İmam’ın bizim ziyaretimize ihtiyacı yoktur; fakat bizim onu hatırlamaya ve onun manevi bereketinden yararlanmaya ihtiyacımız vardır.
Bu, evinize büyük bir âlimi misafir olarak davet etmenize benzer. O âlimin sizin sofranızdaki yemeğe ihtiyacı yoktur. Fakat onun evinizde bulunması sofranıza bereket getirir.
İmam Mehdi’yi (a.s.) hatırlamak da dualarımıza bereket katar, sadakalarımıza daha fazla anlam ve değer kazandırır ve hayatımızı doğru istikamete yönlendirir.
Öyleyse İmam Mehdi’yi (a.s.) hatırlayalım ve bütün kalbimizle şöyle diyelim:
“Ey İbnü’l-Hasan! Bizim size ihtiyacımız var.”
Sorumluluk Bilinciyle Beklemek: Zuhur Duasından Fiilî İtaate
Üçüncü görevimiz, zuhurun gerçekleşmesini beklemek ve bunun için dua etmektir. Şöyle arz ediyoruz:
“Ve zuhûril-hakkı alâ yedeyk.”
“Ey Hasan’ın oğlu! Senin zuhurunu bekliyor ve hakkın senin elinle ortaya çıkıp hâkim olacağı günü gözlüyoruz.”
Belki biz de geçmişte yaşayan insanlar gibi dünyadan ayrılacağız ve zuhur zamanını göremeyeceğiz. Ancak şöyle dua ediyoruz:
“Allah’ım! İmam Mehdi’nin (a.s.) hürmetine, biz hayatta olduğumuz sürece zuhurunu görmeyi bize nasip et.”
Dördüncü görev ise İmam Mehdi’ye (a.s.) uymaktır.
Şöyle dua ediyoruz:
“Ey Hasan’ın oğlu! Allah’tan bizi senin takipçilerinden kılmasını istiyoruz.”
Bu çok önemlidir. İmam’ın takipçisi ve yolunun izleyicisi olmalıyız. İmam bir yolda giderken bizim başka bir yolu seçmemiz doğru değildir.
İmam Cafer es-Sâdık (a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Her hayırlı iş bize, yani Ehl-i Beyt’e döner; her kötü iş ise düşmanlarımıza nispet edilir."
Dolayısıyla gerçekten bizimle olduğunuzu söylüyorsanız; doğruluk, iyilik, temizlik ve Allah’a kulluk yolunda ilerlemelisiniz. Fakat yalan, günah ve kötülük yolunu seçerseniz, davranışlarınızla Ehl-i Beyt’in düşmanlarının yoluna yaklaşmış olursunuz. Bu nedenle herkes kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben gerçekten İmam Mehdi’nin (a.s.) takipçisi miyim, yoksa davranışlarım ve tercihlerimle onun düşmanlarının peşinden mi gidiyorum?”
Spor müsabakalarında bir kişinin bir takımı desteklediğini söylediğini düşünün. Fakat rakip takımın formasını giyiyor ve o takımın taraftarlarının bulunduğu tribünde oturuyor. İnsanlar onu, formasını giydiği ve tribününde oturduğu takımın taraftarı olarak kabul eder. “Ben aslında kalbimde kırmızı takımı tutuyorum ama mavi takımın tribününde oturuyorum.” diyemez ya da: “Kalbimde mavi takımı tutuyorum ama kırmızı takımın formasını giyiyor ve onların tribününde oturuyorum.” diyemez.
Çünkü insan, işaretleri, tercihleri ve davranışlarıyla tanınır.
İmam Mehdi’ye (a.s.) bağlılık konusunda da durum aynıdır.
“Ben İmam Mehdi’nin (a.s.) takipçisiyim.”
deyip aynı zamanda yalan söyleyemeyiz. Yalanın, İmam Mehdi’nin (a.s.) ve Ehl-i Beyt’in (a.s.) davranış ve öğretilerinde yeri yoktur.
Rivayette şöyle geçmektedir:
“Biz her hayrın köküyüz ve her iyilik bizim dallarımızdandır. Düşmanlarımız ise her şerrin köküdür; her çirkinlik ve günah da onların dallarındandır.” O hâlde:
“Ey Zamanın Sahibi! Biz senin takipçileriniz.” diyorsak, davranışlarımızda doğruluk, güvenilirlik, temizlik, iyilikseverlik ve Allah’a kulluk bulunmalıdır.
Gaybet Döneminde İmam’a Yardım Etmek: Ehl-i Beyt’in Adını Yaşatmaktan İmam’ın Yardımcılarını Desteklemeye
Bir diğer görevimiz de İmam Mehdi’ye (a.s.) yardım etmektir. Şöyle arz ediyoruz:
“Sizi desteklemek ve size yardım etmek istiyoruz.”
Belki şu soru sorulabilir:
“Gaybet döneminde İmam’a nasıl yardım edilebilir?”
Nudbe Duası'nda Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s.) hakkında nasıl dua ettiğini okuyoruz. Peygamber Efendimiz Allah’tan Hz. Ali’ye yardım etmesini ve ona yardım edenleri de kendi yardımıyla desteklemesini istemiştir:
“Allahümme’nsur men nasarahû.”
“Allah’ım, ona yardım edene yardım et.”
Ehl-i Beyt’in adını yaşatmak da bir yardımdır. 13 Recep geldiğinde evinizde bir toplantı düzenleyin. Allah size bir çocuk nasip ettiğinde ona Ehl-i Beyt’in (a.s.) isimlerinden birini verin; çocuğun kimliğini, sevgisini ve hayat yolunu hatırlatacak bir isim seçin.
Anne ve baba çocuğa isim koyarken sorumludur. Çünkü çocuk henüz kendi kararını verebilecek durumda değildir ve siz onun gelecekteki kimliğine ilişkin bir seçim yapıyorsunuz. Ehl-i Beyt’i (a.s.) hatırlatan isimleri yaşatmak ne güzeldir!
İmamların (a.s.) ve Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ailesinin isimlerini yaşatın. Ali, Murtaza, Mustafa, Fatıma, Zehra, Hasan, Hüseyin, Mehdi ve Mehdiyye gibi isimler koyun.
Öyle bir isim seçin ki çocuğunuz büyüdüğünde bu ismi duyduğunda veya söylediğinde gurur ve sevgi hissetsin ve ilahî bir örneği hatırlayarak büyüsün.
Benim de büyük ve gurur verici bir şahsiyete ait olan bir ismim var. Öyle bir şahsiyet ki Hristiyan büyükleri ve düşünürleri dahi onun karşısında saygıyla eğilir.
Bazı insanlar çocuklarına garip ve sıra dışı isimler koyuyor ve bu isimlerle çocuklarına bir statü ve itibar kazandırdıklarını düşünüyorlar.
Oysa gerçek değer ve onur; dünyanın meydanında kahraman olan, tarihi, maneviyatı ve insanlığı aydınlatmış insanların isimlerindedir. Çocuk öyle bir isimle büyümelidir ki büyüdüğünde şöyle sorsun: “Bana verdiğiniz bu isim kimin ismidir?” ve ona şöyle cevap verilsin:
“Bu, Nehcü’l-Belâğa’sı dünyada parlayan ve hatırası bir gurur kaynağı olan bir şahsiyetin ismidir.”
Ehl-i Beyt’e (a.s.) yardım etmek de yalnızca sloganlardan ibaret değildir. Ehl-i Beyt’e yardım; onların isimlerini yaşatmakla, onların meclislerini yaşatmakla, onları sevmek ve onların yolunu takip etmekle olur.
Onlar şöyle buyurmuşlardır:
“Eğer eliniz bize ulaşamıyorsa, o hâlde bizim dostlarımıza ve yardımcılarımıza ulaştırın.”
Yani doğrudan İmam’a hizmet etme imkânınız yoksa, onun yardımcılarına, yoluna ve mektebine destek olun.
Eğer bugün İmam Cafer es-Sâdık (a.s.) hayatta olsaydı, onun evimize gelmesini, ona ikramda bulunmayı, çevresinde dönüp hizmet etmeyi ve söylediği her şeye gönülden: “Başüstüne.” demeyi isterdim.
İmam Mehdi’yi (a.s.) bugün görseydik ne kadar mutlu olurduk? Gerçek mutluluk, insanın hayatını İmam’ın varlığına ve onun rızasına feda etmesidir. Onlar şöyle buyurmuşlardır:
“Eğer eliniz bize ulaşamıyorsa, bizim yardımcılarımıza yardım edin.”
İnsanın İmam Mehdi’nin (a.s.) safında ve hak yolunda olması için bundan daha büyük bir nimet ve başarı olabilir mi?
Biz Allah’ın lütfuyla “müstehşehidîn beyne yedeyk” olmak istiyoruz. Yani:
“Senin önünde, senin yolunda ve senin yanında şehit olanlardan olmak istiyoruz.”
Nasıl ki bir kimse Bedir Savaşı’nda Hz. Peygamber’in (s.a.a.) yanında savaşırken şehit olduğunda büyük bir şerefe ulaşmışsa, İmam Mehdi’nin (a.s.) yolunda can vermek ve Allah’a kavuşmaktan daha büyük bir saadet olabilir mi?
yorumunuz